"Benimle aynı düşüncede olmayan insan düşman değildir ; Sadece benimle aynı düşüncede olmayan başka bir insandır." (Alıntı)

KARMA (Karışık Olanlar) Son Eklediklerim...

12 Ağustos 2008 Salı

BİLİM : Yeditepe'nin genetikte devrim yaratan buluşu ömrü uzatacak...

Vakıf üniversitesi olarak İstek Vakfı kurucusu Bedrettin Dalan tarafından 4 yıl önce eğitime başlayan Yeditepe Üniversitesi'nin Genetik ve Biyomühendislik Bölümü, geliştirdiği kök hücre teknolojisiyle dünya bilim çevrelerinde bir ilke imza atmaya hazırlanıyor. Dünyada ilk kez diş folikülü kök hücrelerine "virüs kökenli olmayan vektörler" aracılığıyla gen aktararak hücreleri yeniden programlamayı başaran üniversitenin geliştirdiği ve genetikte "devrim" olarak ifade edilen çalışma teknolojinin yol açabildiği kanser gibi çeşitli riskleri ortadan kaldırıyor. ABD'de 2 ayrı patent başvurusu yapılan buluş, bir makale ile de dünya bilim çevrelerine açıklanacak.
Yeditepe Üniversitesi, belirlediği "dünyada söz sahibi üniversite olma" misyonu doğrultusunda 60 milyon dolarlık yatırımla Genetik ve Biyomühendislik Bölümü'nü kurdu. 18 kişilik bir ekibin 1 yıllık çalışması sonucunda ise kök hücre alanında daha önce kullanılmayan bir teknoloji geliştirildi. Geliştirilen teknoloji ve sonuçları dün Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK) Başkanı Yusuf Ziya Özcan'ın da katıldığı bir toplantıyla kamuoyuna açıklandı. "Yetişkin insan hücrelerinin yeniden programlanması"na yönelik olan proje, kök hücre hastalıklarının tedavisinde önemli bir aşama olarak kabul ediliyor. Çalışma, yetişkin olan hücreleri geriye doğru dönüştürülerek hastalıkların tedavisinde kullanılan ve her türlü hücre tipine dönüşebilen embriyonik hücreler haline getirilmesini içeriyor.
Buluş kanser riskini yok ediyor
2007'de ABD ve Japon bilimadamları insan hücrelerinden kök hücrenin üretimini başarmakla birlikte, projenin önemi dünyada ilk kez kullanılan teknolojisinde yatıyor. Kök hücre üretimi için dünya bilim çevrelerinde kullanılan mevcut teknolojide yetişkin kök hücreye gen aktarımı viral vektörler ile gerçekleştiriliyor. Bu vektörlerin hücre içerisinde rastgele sıçrama ve mutasyon ihtimali olduğu için kanser başta olmak üzere çeşitli hastalıklara neden açıyordu.
Yeditepe Üniversitesi tarafından geliştirilen teknoloji ise viral vektör kullanmadan insan dişinden alınan kök hücreleri yeniden programlamayı mümkün kılıyor. Böylece gen teknolojisinin içerdiği bu tür riskler büyük oranda ortadan kaldırılmış oluyor. Geliştirilen teknolojinin bir devrim niteliği taşıdığı ifade eden Yeditepe Üniversitesi Genetik ve Mikrobiyoloji Bölümü Kurucusu Fikrettin Şahin, "Diş folikülünden elde edilen hücrelerin kemik ve sinir hücrelerine dönüşebileceğini ispatlamış bulunuyoruz. Biz dünyada var olmayan bir yöntem denedik. Farelerde yaralar oluşturup deri altına hücrelerin enjeksiyonunu yaptık. Hücrenin yaranın bulunduğu yere çok daha hızlı göç ettiğini tespit ettik. Mevcut teknoloji sıçrama riski taşıdığından kanser başta olmak üzere çeşitli hastalıklara neden olabiiliyordu. Artık gen tedavisi daha emniyetli yapılabilecek" dedi.
Sonuçların kalp rahatsızlıkları, diabetik hastalıklar, kanser, parkinson, omirilik zedelenmesinin tamiri için kullanılabileceğini söyleyen Şahin, çalışmanın tamamen sonuçlandırılmasının ise bazı hastalıklarda birkaç ay, bazı hastalıklarda ise birkaç yılı bulabileceğini söyledi. Bu buluşla birlikte dünyada kordon bağı ve diş bankacılığının sonuna gelineceğini belirten Şahin, "Bu çalışmaya kadar kök hücrenin sadece göbek bağından elde edilebileceği ispatlanmıştı. Biz hücrenin diş folikülünden de elde edilebileceğini ispatladık" dedi. Şahin, ABD'de 2 patent başvurusunda bulunduklarını, bulguların da dünya bilim çevrelerine duyurulması için bir makale hazırlandığını vurguladı.
20 ülkeden araştırmacılar geliyor
1 yıldır üzerinde çalışılan projenin yanı sıra, 60 milyon dolar harcanarak bölüme kazandırılan teknoloji nedeniyle Yeditepe Üniversitesi Genetik ve Biyomühendislik bölümü, yurtdışından öğretim görevlileri ile doktora ve postdoktora öğrencilerini de çeşitli araştırmalar yapmak üzere üniversiteye çekmiş durumda. 20 ülkeden bilim adamları üniversitenin laboratuar altyapısını kullanmak için gelip dünya çapında araştırmalarını burada yapıyor.
Albert Rizvanov, Rusya Kazan Devlet Üniversitesi'nde gen teknolojisi üzerine çalışmalarda bulunan bir Rus bilimadamı. 1 yıl önce, projeye katkıda bulunması için misafir öğretim görevlisi olarak Yeditepe Üniversitesi'ne davet edilmiş. Çalışmalarını 11 yıl ABD'de sürdürmüş olan Rizvanov, "Araştırma için buraya geldiğimde buradaki teknik ekipman ve teknolojik donanımı görünce çok şaşırdım. ABD'de bu alanda çalışan bir üniversitenin sahip olduğu teknik ekipmanın ve her türlü imkânın burada olduğunu gördüm. Bunun üzerine Kazan Devlet Üniversitesi olarak Yeditepe Üniversitesi ile birçok ortak proje üzerinde çalışmaya karar verdik" diyor.
Üniversitenin yıllık cirosu 200 milyon dolar
1996'da kurulan Yeditepe Üniversitesi'nin yıllık cirosu 200 milyon doları buluyor. Özellikle beyin cerrahisi ve dişçilik bölümleri alanında Türkiye'nin yanı sıra dünyada da kendine bir yer edinmiş durumda. Özellikle son 2 yılda önemli yatırımlarla atak yaptığı bir diğer alan ise Genetik ve Biyomühendislik Bölümü. 20 ülkeden biliminsanları üniversitenin laboratuar altyapısını kullanmak için gelip dünya çapında araştırmalarını burada yapıyor. Son olarak 150 bin dolarlık bir Ar-Ge bütçesiyle dünyanın 4'üncü kalp pompası üretimi tamamlanmak üzere. Öğrenci başına 9 bin 346 YTL'lik harcama miktarı vakıf üniversiteleri arasında 8'inci sırada olan Yeditepe Üniversitesi, YÖK'ün 2005-2006 verilerini baz alarak hazırladığı 2007 Raporu'na göreyse, yıllık 13 ile 26 bin YTL arasında değişen eğitim ücretinin altında bir yatırım yapıyor. Genetik ve Mikrobiyoloji Bölümü için 4 yılda 60 milyon dolarlık yatırım yaptıklarını belirten Yeditepe Üniversitesi Mütevelli Heyeti Başkanı Bedrettin Dalan, "Misyonumuzu dünyanın sayılı üniversitelerinden biri haline gelmek olarak belirledik. Amacımız dünyaya genetik mühendisliğinde, biyoteknolojide Türkiye de var dedirtmek. Bunun için 500 bin dolarlık yeni bir yatırım da yolda" diyor.

Buradan Alıntıdır.

12 Temmuz 2008 Cumartesi

GENEL : 61 hidroelektrik santral yapılacak...

Tarih: 10 Temmuz 2008 Kaynak: NTVMSNBC
Enerji üretiminde verimliliğin sağlanması amacıyla özel sektörün kullanımına açılan su kaynakları üzerinde 61 yeni santral kuruluyor.

Toplam kurulu gücü 2 bin 778 megavat ve yıllık üretimi 10 milyar kilovatsaati bulacak olan 61 hidroelektrik santralin temeli bugün atıldı.

4 milyar dolarlık yatırım maliyeti bulunan ve 20 bin kişiye istihdam sağlayacak olan santrallerin yapımını üstlenen özel sektör temsilcileri, su kaynaklarının enerji üretimindeki önemine değindi.

13 Milyar Dolarlık Su Boşa Akıyor
Doğuş İnşaat Yönetim Kurulu Başkanı Gönül Talu, 13 milyar dolarlık suyun kullanılmadan denize atıldığına dikkat çekerek, “Milletçe bu projelerimizi bir an evvel hayata geçirmemiz lazım” dedi.

Sanko Holding Yönetim Kurulu Başkanı Abdülkadir Konukoğlu da “Dağdaki rüzgarı, denizdeki serinliği, akan sular ve esen rüzgarlarla evinize getireceğiz” diye konuştu.

Güler: 2013'te Son Damlasına Kadar Kullanacağız
Törende konuşan Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Hilmi Güler, hidroelektrik santralin enerji üretiminde ucuz ve temiz bir alternatif olduğunu söyledi.

Önemli bir yerli kaynak olan suyun önemli bölümünün denizlere aktığına işaret eden Güler, 2013 yılına kadar suyu son damlasına kadar kullanmayı hedeflediklerini bildirdi.

Unakıtan: Çek Kuyruğunu Gitsin, İşe Yaramaz
Maliye Bakanı Kemal Unakıtan da “61 tane barajın temeli atılıyor. Bunun manası Türkiye’nin kalkınmasıdır. Enerjisi olmayan bir ülke çek kuyruğunu gitsin, işe yaramaz” diye konuştu.

Unakıtan, Türkiye’nin geçen yıl dışarıya enerji hammaddeleri için 34 milyar dolar ödediğini, bu yılki tahminin 52 milyar dolar olduğunu kaydetti.

www.arkitera.com 'dan alıntıdır...

5 Temmuz 2008 Cumartesi

RAHMİ KOÇ : Koçgiller her yarışı kazansalar da, samimiyet yarışını hiç kazanamayacaklar , Tabii halkin gözünde... (Alıntı)

Dun 2 farkli gazetede Rahmi Koc' un is hayatinda 50. yili dolayisiyla kendisiyle yapilmis roportaja yer verilmisti. usenmedim, kendisine aciyarak (evet evet "kendisine benzeyenler haric herkesi bocek gibi goren zihniyetine" aciyarak) okudum roportajlari. ayse armanin sorulari-belki daha magazinel oldugundan, daha ilgincti pek tabii... her ne kadar rahmi kocun gece yatarken giydigi entari, aksam farkli sabah farkli uniforma giyen hizmetkarlari, ingilizce bilip bizzat bu nedenle otelden aldigi housekeeper i(ki kendisi cizgili lacivert takim elbise giyiyormus), yatmadan once ve uyanir uyanmaz nabzina atesine kilosuna bakan, sonra da "okeydir" diyen (aynen boyle diyormus) doktoru, kumasını dugmesini astarini kendi sectigi takim elbiseleri, sakalsiz biyiksiz (hatta kisa corapli olmayan) calisanlari umrumda olmasa da, rahmikocgillerin zihniyetini okumak acisindan faydali oldu bu soylesiler... Tabii DOGAN Grubu verecek degildi ya ayari, sagolsun Kursat Bumin sozunu esirgememis, "sanki dersin ankarali bir ailenin oglu degil de ingiliz aristokrati" diye ozetlemis olayi.

Hem dun roportajlari hem de bugun Kursat Bumin 'in yazisini gulumseyerek okurken bir anektot geldi aklima, bol bol rahmet okudum Sakip Aga'ya... rahmetli sabanci hastaneye yatirilmadan asagi yukari 15 gun once, asistani oldugum gazeteciyle TRT ye bir toplanti icin gitmistik. Hilmi yavuz, Enver aysever falan var odada, konusuyoruz. o sirada Sakip Sabanci iceri girdi.sanirim TRT2 deki bir programa katilmak icin gelmis. icerde ben haric herkes gayet sik, klasik giyimli kocaman adamlar. benim, uzerimdeki jeanden,tisortten,ayagimdaki converse ten belli asistan oldugum. Hepsinin onunden gecti, once benimle tokalasti (bayan olmam sebebiyle), nasilsiniz diyerek gulumsedi,cevabimi bekledi; sonra digerlerine gecti onlarla da tokalasip tek tek hal hatir sordu. O zaman bu davranisin ne anlama geldigini pek onemsememistim,uzerine kafa yormaya deger bulmamistim belki. ama dun okuduklarimdan sonra aklima dustu bu ani. Sakip aga rahmet istedi... Satir aralarinda iyice vakif oldum bu halkin Sakip Sabanciyi niye kendinden gordugune. Belki Sabancinin evindeki housekeeper'in cizgili takim elbise giymek zorunda oldugunu bilmedigimizden, belki uslubundan, belki enterasine islettigi basharflerini Ayse Arman'a anlatmadigindan...

Bu arada, Rahmi Koc bir zamanlar, "en buyuk rakibinin Sakıp Sabancı oldugunu" soylemis. Bu gidisle Kocgiller her yarisi kazansalar da, samimiyet yarisini hic kazanamayacaklar , tabii halkin gozunde...

Sevgiler,

pinar

(Genç Siviller Grubundan Alıntıdır.)

Kürşat Bumin 'in yazısını buradan ,

Rahmi Koç Röportajını buradan okuyabilirsiniz...


Bu konu ile ilgili başka bir yazı :

Koç'un milletle meselesi!

Kemal Özer'in www.timeturk.com sitesinde yayınlanan

yazısından ilgili bölümler:


"Kapitalistleri yola getirmenin en iyi yolu tüketmeme hakkını kullanmaktır" diyor Kemal Özer. İşte Rahmi Koç'un 'bıyıklı ve sakallı birini işyerime almam' sözlerine en sert tepkilerden biri.

Rahmi Koç'un 'bıyıklı ve sakallı birini işyerime almam' sözlerine Başbakan Erdoğan 'Ayrımcılığın yanında olmadık' diyerek, bir Başbakanın göstermesi gereken duyarlılığı gösterdi.

Hemen her sektörde faaliyet gösteren bir 'işadamı' bu ayırımcılığı nasıl yapar?

Hem bu ülkede üretim yapacaksınız, hem ürettiğiniz ürünleri başı örtülü, başı açık, düz liseli, imam hatipli, meslek okullu, bıyıklı, bıyıksız, sakallı, sakalsız insanlara satmak için, ne gerekiyorsa yapacaksınız. Hem de milletin değerleri ile alay edeceksiniz…

İHL'leri kapatmak için meslek liselerine 'kibrit suyu' dökenleri destekleyeceksiniz, on yıl aradan sonra bıyıksız bile olsa asgari ücretle karın tokluğuna çalıştıracak teknik eleman bulamayınca 'Koç Grubu için meslek lisesi memleket meselesi' diye alay edeceksiniz…

Başörtülüye ürünlerini satacaksın, sonra başörtülüleri işyerinde çalıştırmak bir yana başörtüsüne ve başörtülülere düşmanlık edeceksin...

Sakallıya bıyıklıya ürünlerini satacaksın sonra 'bıyıklı ve sakallı birini işyerime almam' diye millete meydan okuyacaksın…

'Teneke otomobiller' başta olmak üzere tüketicilere hiçbir hak sunmadan yıllarca millete ürünlerini satacaksın, duvarlar yıkılıp rakipler çoğalınca kalkıp 'kalite, rekabet' diyeceksin…

Başbakanın tabiri ile 'Bugün dünyanın hangi ülkesinde böyle ilkel anlayış var?' Bizde var… Tüsiad'ın en etkin üyelerinde var! Çünkü onların milletin değerleri ve fıtratla derdi var.

Bilinci tüketicilerin yaşadığı bir ülkede 'ferasetli bir tacir' bu sözleri asla söyleyemez. Ancak bu yakışıksız sözlerin sahibinin iki güvencesi olduğu için bu şekilde gürlüyor..!

Birinci güvencesi: Yargıtay 9. Hukuk Dairesi'nin 'işverenin işyerinde bıyıklı ve sakallı olanları çalıştırmama hakkı olduğunu ve bunun 'ayrımcılık' olarak değerlendirilmemesi gerektiği' yönündeki kararı. Yargıtay kararında 'Bıyık ve sakal istememek ayrımcılığa girmez. Bıyık ve sakal istememek işverenin yönetim hakkı içine girer' demesi.

İkincisi güvencesi: Türk tüketicilerinin bilinç sorunu... Birçok ülkede bu tür bir söylemi iş adamları aklından bile geçir(e)mez. Çünkü oralarda tüketiciler bu tür garabetlerin gereğini hemen yaparlar ve alternatiflere yönelerek dünyayı bu materyalistlere 'dar' ederler…

Aslında bu tür sözler söylenmeli ki Türkiye'de henüz yeni filizlenen bu 'tüketici bilinci' harekete geçsin. Bu tür sözler, bir kimlik ibrazı olmanın yanı sıra, bu bilinci besler. Sakallı ve bıyıklılar için bu bilinci beslemenin ve harekete geçirmenin tam vaktidir aslında.

Bu vesileyle bıyıklı ve saklı tüketiciler ile Rahmi Koç gibi düşünmeyenlere Koç Grubu'nun ürünlerini almamak düşer. Kapitalistleri yola getirmenin en iyi yolu tüketmeme hakkını kullanmaktır.

YORUMSUZ : Alkol tüketimi azaldı kapatın !


(İnterNetDen Alıntıdır.)

4 Temmuz 2008 Cuma

ALINTI : Ülkemde Adalet, Güvenlik, Medeniyet, Temizlik İstiyorum...

Ülkemde Adalet, Güvenlik, Medeniyet, Temizlik İstiyorum...

1. Devletimi seviyorum ve elimden geldiği kadar koruyorum. Devletime bağlıyım. Onsuz ne yaparım?..

2. Devlet ile düzeni veya sistemi kesin olarak birbirinden ayırıyorum. Devletime ne kadar bağlı isem, düzenden de o kadar nefret ediyorum. Kötü ve bozuk düzenin değişmesini; yerine doğru, âdil hizmet eden, şeffaf, temiz bir düzen gelmesini istiyorum.

Devlet ile düzenin özdeşleştirilmesini asla doğru bulmuyorum.

3. Resmî ideolojiye inanmıyorum. Resmî ideolojisiz bir devlet ve rejim istiyorum. Hiçbir demokrat, medenî, hukuklu, insan haklarına bağlı ülkede resmî ideoloji (baskısı) yoktur.

4. Ülkemde pislik, kirlilik, kokuşma, bulanıklık istemiyorum; temiz, şeffaf, berrak, arı duru pak bir Türkiye istiyorum.

5. Hangi kesime mensup olurlarsa olsunlar hırsızlık, soygun, talan, hortumlama yapanları, ihalelere fesat karıştıranları, rüşvet alanları, kara/kirli servet sahibi olanları, tek kelime ile haram yiyenleri, haramla semirenleri lanetliyorum. Onların âbad olmamaları, berbat olmaları için dua ediyorum.

6. Halkın çoğunluğuna mensup bir Müslüman olarak kendi vatanımda, İngiltere’de olduğu gibi geniş bir din, inanç, inandığı gibi yaşamak, vicdan, düşünce hürriyeti olmasını istiyorum.

7. Türkiye halkının çeşitlilikler ve farklılıklar ile birlikte kardeşliğine ve birliğine inanıyorum. Halkı Türk Kürt, Sünnî, Alevî dinci lâik, sağcı solcu, şucu bucu diye birbirinden kopuk, birbirine düşman ve rakip kamplara ayıran fesatçıları lânetliyorum.

8. Ülke çapında millî ve toplumsal bir uzlaşma ve barış olmasını bütün kalbimle temenni ediyorum.

9. Türkiye’nin millî gelirinin yüzde 60’ının iki milyonluk bir egemen, mutlu, putlu azınlık tarafından devşirilmesine kesin olarak karşıyım. Sosyal adalet istiyorum.

10. Her türlü câhilliğe karşıyım. Yeni nesillerin, atalarının dedelerinin mezar taşlarını bile okuyamayacak kadar câhil bırakılmalarını protesto ediyorum.

11. Türkiye’nin en kısa zamanda Norveç, İsveç, Finlandiya, Almanya, Avusturya ve benzeri ülkeler gibi gerçek demokrasiye kavuşmasını istiyorum. Sahte vesayet demokrasisinden nefret ediyorum.

12. Medyadaki mafyalaşmayı ülkem, devletim, halkım için en büyük tehdit, tehlike, belâ ve felâket olarak görüyorum ve bu sahada en kısa zamanda demokratik yollardan ıslahat ve temizlik yapılmasını istiyorum.

13. Ülkemde kriptolar olmasını istemiyorum. Herkesin ya olduğu gibi, yahut göründüğü gibi olmasını istiyorum.

14. Kendilerini efendi, hakim, beyzade olarak gören; Müslüman halka ikinci sınıf vatandaş, sömürge yerlisi, parya ve zenci olarak bakan mütegallibeden nefret ediyor, onlara lanet ediyorum.

15. Türkiye’yi Japonya kadar ilerletemeyen, zenginleştiremeyen, önde koşturamayan asalaklara, sömürgecilere, ehliyetsizlere muhalefet ediyorum. Onlardan hesap sorulmasını istiyorum.

16. Türkiye eğitimini kasıtlı olarak çökerten, iflâs ettiren, bu suretle ülkenin geleceğini karartan alçaklara lânet ediyorum.

17. Bütün popülist, kirli, ehliyetsiz, düzenbaz politikacılardan, bürokratlardan, medyacılardan, aydın bozuntularından şikayetçiyim. Bu memleketin onların şerlerinden kurtulmasıni istiyorum.

18. Türkiye’yi kırsal kesim, taşra/varoş, gecekondu zihniyet ve kültürü bataklıklarına düşürenleri en büyük hain olarak ilan ediyorum. Bütün çare ve çözümlere başvurarak şehirli/medenî kültür ve zihniyete geçilmesini istiyorum,

19. Ülkemde medeniyet istiyorum, yüksek kültür istiyorum, yüksek ahlâk ve karakter istiyorum, sanat istiyorum, şehir görgüsü istiyorum. Güvenlik ve adalet istiyorum. Magandalık, zontalık, haydutluk, görmemişlik, türedilik, hırsızlık, rezillik istemiyorum.

20. Bütün tarihî arızaların, kazaların, kopuklukların tâmir edilmesini istiyorum.

21. Ülkemde tabular, insan haklarına zıt yasaklar, diretmeler, despotluklar, jakobenlikler, aşırılıklar istemiyorum.

22. Sokaklarda beyefendiler, hanımefendiler, küçük beyler, küçük hanımlar, büyük hanımefendiler, yaşlı beyefendiler görmek istiyorum.

23. Sevgili vatandaşlarımın konuşurken “Evet efendimli” konuşmalarını istiyorum, Lan, aha oha, he he he, ho ho ho gibi kaba ünlemlerle, homurtu ve böğürtülerle iletişim kurmalarını istemiyorum. Kibar, nezih, ince bir Türkçe ile konuşulmasını, yazılmasını istiyorum.

24. İdam cezasının geri getirilmesini ve âdil kanunlarla muhakeme eden âdil mahkemelerin kesin kararlarıyla, asılmaya layık olanların idam edilmesini istiyorum.

25. Velhasıl adalet istiyorum, güvenlik istiyorum, fazilet ve hikmet, medeniyet istiyorum, temizlik/şeffaflık istiyorum, vasıf ve keyfiyet istiyorum, insan haklarına saygı ve bağlılık istiyorum. Bunlarsız hayata hayat denmez ki...



18 Haziran 2008 Çarşamba

Pentagonun Hesapları mı ? (Alıntı)

Ankara'da Pentagon darbesi!

Cümleler ne kadar tanıdık! İsimler, yöntemler, kullanılan araçlar ne kadar da aynı.. Bölgemizde her büyük operasyondan önce Türkiye'de derin bir iç dizayn çalışması yapılır. Bu yapılırken çoğunlukla aynı kurumlar, aynı kişiler kullanılır, aynı yöntemler tekrar denenir. Yıllardır bilmemize rağmen, defalarca tecrübe etmemize rağmen inanırız, etkileniriz, gaza geliriz, oyuna geliriz ve bu ülkeyi, kendi ülkemizi kendi ellerimizle mahvetmekten çekinmeyiz.

ABD'nin İran gündemiyle Türkiye'deki iç siyasi kriz birbirine ne kadar bağımlı, fark etmiyor muyuz? İran'a saldırı kampanyasını yürütenlerle Türkiye'de sert ya da yumuşak askeri müdahaleyi provoke edenler aynı güçler. Türkiye ve İran için birbirine paralel, birbirini tamamlayan bir strateji izliyorlar.

Türkiye'de çokça tanınan RAND Corporation, ABD Savunma Bakanlığı'na (Pentagon) bir rapor hazırlamış: “Türkiye'de Siyasal İslam'ın yükselişi…” Doğrudan Türkiye'nin bugünkü iç siyasi krizini içeren, geleceğine ilişkin öngörülerde bulunan 135 sayfalık bir rapor. Türkiye için on yıl içinde gerçekleşebilecek dört senaryo çiziyor: AK Parti'nin AB eğilimli bir yol izlemesi, sinsi İslamlaşma, partinin yargı tarafından kapatılması veya askeri darbe…

“Darbe” öncelikle yumuşak enstrümanlarla yapılacak, bütün kartlar tüketildiğinde ise doğrudan müdahaleye sıra gelecek. Şu anki krizin laik-İslamcı çatışması olmaktan ziyade merkez ile çevre arasındaki iktidar mücadelesi olduğunu vurgulayan raporda, yine de bütün iddialar “İslam tehdidi” üzerine kurgulanmış. Aynı kuruluşun daha önce hazırladığı raporlar, yakın çevremizde yüz binlerce insanın ölümüne yol açtı.

Mesela yine RAND tarafından hazırlanan ve bu tarz araştırmalara yılda 100 milyon dolar ayıran muhafazakar Smith Richardson Vakfı'nın finanse ettiği “Sivil Demokratik İslam: Ortaklar, kaynaklar ve stratejiler” başlıklı 2003 tarihli çalışmaya bakalım:

“Anti-emperyalist ve sosyalist düşüncelerinden dolayı laiklere güvenilmez. Fundamentalistlere ve geleneksel Müslümanlara da. Fundamentalist ve gelenekseller arasında oluşabilecek bir yakınlık kesinlikle engellenmeli. Hatta birbirleriyle savaşmaları teşvik edilmeli. ABD ve Avrupa için güven telkin edilenler sadece, kitleleri yönlendirmede Kur'an'ı sınırlandıran modernist Müslümanlardır. Bu grup desteklenmelidir. “

Bu cümleler o rapordan… Bir iç çatışma senaryosu olarak hazırlanmış. Belli oranda da uygulandı. RAND, çalışmayı hazırlamadan önce Pentagon'a aynı konuda bir brifing vermişti. Müslümanlar kategorilere ayrılıyor derin ve uzun süreli bir iç çatışmalar zinciri öngörülüyordu. Senaryo şöyleydi:

1- Önce modernist ve laik Müslümanları destekle. 2- Geleneksel Müslümanları fundamentalistlere karşı destekle. 3- Fundamentalistlerle savaş. 4- Seçici bir şekilde laikleri destekle. 5- Batılı İslam tezini destekle.

Aynı kuruluş, 15 Aralık 2004'te “U.S.Strategy in the Muslim World After 9/11” başlıklı 567 sayfalık başka bir rapor hazırladı. Bir önceki çalışmayı hazırlayan isimlerin imzasıyla. ABD Hava Kuvvetleri tarafından sipariş edilen çalışma tam bir kaos senaryosuydu. Bu sefer tez Müslüman entelektüeller, akademisyenler, kanaat önderleri ve sivil toplum örgütleri üzerine kurulmuştu. İki ana tez vardı: 1- Şii-Sünni ayrımı, 2- Arap-Arap olmayan ayrımı. İslam dünyası için derin bir çözülme, ayrıştırma, fraklılaştırma ve çatıştırma öngörüyor/du. Belli oranda uygulandı, uygulanıyor.

Çalışmalar, büyük oranda Pentagon, Dışişleri ve CIA'nın ihtiyaçları için hazırlanıyor, bu kurumlar tarafından finanse ediliyor. Bu son derece normal bir şey. Ama nasıl uygulandıklarını hiç izlemiyoruz. Dikkatle izlendiğinde birçok şeyin söz konusu senaryolara göre şekillendiği fark edilecektir. Yine dikkatle izlendiğinde, sadece tartışmakla yetindiğimiz bu “proje”lerin bizlere ne ağır bedeller ödettiğini anlamaktan yoksunuz.

İran'a saldırı için ABD'yi tahrik eden İsrail adına kamuoyu oluşturan isimlere bakın. Gazetelerde ve televizyonlarda İsrail aşırı sağı adına inanılmaz iddialarla gündemde yerlerini koruyorlar. Middle East Forum adlı taşeron kuruluş üzerinden Batı'yı ve dünyayı “bir büyük tehdit”e karşı harekete geçiriyorlar. Daniel Pipes gibi hayatını İslam'la savaşa adamış, entelektüel pazarda at koşturan bir Mossad mensubu, Michael Rubin gibi yine İsrail istihbaratına çalışan bir neocon ırkçı ve daha onlarca isim, bu coğrafyayı kana bulayacak senaryoların tetikçileri olarak çalışıyor. Onlara kalsa Türkiye dahil her Müslüman ülkeyi iç savaşlara sürükleyecekler.

İran'a karşı kampanyayı yürüten güçler ve tetikçileriyle AK Parti'nin tasfiyesi için üç yıldır kampanya yürüten güçler ve tetikçilerinin aynı olması size bir şey ifade etmiyor mu? Aynı güçlerin bugünlerde “uzman müsveddeleri”ni gece gündüz çalıştırmaları sizde bir endişeye neden olmuyor mu? Üç ihtimal var ortada:

1- Tasfiye edilmekle tehdit edilen AK Parti'yi hem İslam'la arasına mesafe koymaya zorlamak hem de İran ihalesine razı etmek.

2- “Siyasal İslam tırmanışta” paranoyası ile merkez iktidarı ellerinde tutanları AK Parti üze-rine saldırtıp çıkacak iç çatışmada onları yanlarına çekmek. Böylece hem iktidar değişimi hem de İran'a karşı etkin bir müttefik bulmak.

3- “İslamcı tehdit” paranoyası yayarak, bu çevrelerin İran'la ittifak yapacağı hezeyanlarını ortaya atarak kamuoyunu İran korkusuna karşı hizaya sokmak…

Bir büyük senaryo var önümüzde ve bu Türkiye'de çok şey değiştirecek…Neden “Ankara'da Pentagon Darbesi” dediğim ortada!

İbrahim Karagül Yeni Şafak 17.06.2008

17 Haziran 2008 Salı

MİLLİ SEVİNÇ : Ve tartışmalar...

Türkiye 'nin Çekleri 3-2 yendiği tarihi ve unutulmayacak maçtan sonra yaşadığımız milli sevinç çeşitli tartışmalarıda beraberinde getirdi. Daha önceki oynadığımız maçlarda Portekiz 'e yenilip, İsviçre 'yi de son dakika gölüyle yenince Spor basını Milli Takımı ve tabii ki Fatih Terim 'i ağır şekilde eleştirmişlerdi. Fatih Terim ise tarihi başarıdan sonra bir basın toplantısı ile bunlara üslubunca cevap verince, Eleştirirken gözünün yaşına bakmayan spor basınımız, kendisine verilen cevaba/eleştiriye ne kadar tahammülsüz olduğunu gösterdi. Örneğin Milliyet 1.sayfasında " Terim Sevincin önüne geçti " diye başlık attı ve spor sayfasında ise haberini aşağıdakı şekilde devam ettirdi.
  • Terim’in derdi medya... BİLAL MEŞE (Milliyet)
  • Ay-yıldızlı ekibin hocası, basın toplantısında yine medyaya yüklendi, “İşimizi en iyi şekilde yapmaya çalışıyoruz. İşinizi de zorlaştırıyoruz. 70. dakikadan sonra yazdıklarınızı çöpe atmak kolay değil. İdam sehpalarını aşarak buraya geliyoruz” diye konuştu Devamı >>>
Yukarıda görüldüğü üzere spor basını ve yazarları, kendileri acımasızca eleştirirken iyi ama kendilerine cevap verilip eleştirilince kötü...


Öte yandan spor yazarlarının eleştirileri hakkında "Haydi çocuklar, şımartın bizi..." başlıklı yazısında "Bu iş böyledir. Galip gelince Kral ilan edilir , omuzlarda taşınırsınız, mağlup olunca da kafanız uçar. Spor yazarları kusuruma bakmasınlar, bir bölümün ne yazdığı da belli değil. Abuk sabuk tahminler ve yorumlar yapıyorlar. Genel havayı yansıtamıyorlar." diyen Mehmet Ali Birand 'a aşağıya aldığım yazısında cevap veren Mehmet Demirkol bence bu konuyu gayet iyi özetlemiş.

  • Ustaya saygılar!
  • Mehmet Ali Birand ustamız haklı. Hasan Cemal gerçekten harika yazılar yazıyor. Rıdvan ise zaten başka bir klasman. Ve evet bizim meslekte de problem var. Bizden ya da şartlardan kaynaklanan sorunlar bunlar. Okuyanı, dinleyeni sıkanımız var, üzenimiz var. Ama herkes aynı mı? Birand’ın yaptığı bu toptan reddediş, yok sayma? Bu doğru mu? Hiç de hakkaniyetli değil. Basının her yeri çok düzgün biz kötüymüşüz gibi. Futbol sonunda bir oyun ve olmasa ne olur? Peki ya ustanın alanı? Ülkenin siyasetini, ekonomisini konuşanlar? Birand’ın istekleri güzel. Ama ben de isterim ki Yiğiter Uluğ ana haber sunsun da biraz gusto katılsın siyasete. Banu Yelkovan’la Bağış Erten bir tartışma programı sunsa misal hayat ne kadar toz pembe ve siyaset ne kadar uzlaşmacı olurdu! Ne dersiniz? Ercan Güven olsa bir gazetenin başyazarı... Uğur eğitime el atsa! Attila Gökçe’den eski yeni karşılaştırmaları okusak hayata dair. Değil mi? Futbol dünyanın her yerinde böyle kavgalı gürültülü, tartışmalı olur ve acımasızdır da... Ama kimsenin canını siyasetin ya da ekonominin yaktığı kadar yakmaz. Asıl bu işlere kafa patlatanlar biraz derli toplu olsa da millet refaha kavuşsa. 80 senedir aynı saçma tartışmaları okumaktan biz sıkılmakla kalmıyoruz acısını da çekiyoruz. Futbol hiç olmasa da olur. Olmasa ne acı yaratır? Varlığında ne kazanırız? Biz çok kelle isteriz ama kimse kurban olmaz. Hapiste teknik direktör var mı yanlış bir oyun oynattığı için? Ya asılmış olan? Mahkemelerde yargılanan. Bir konuşmasından dolayı futboldan yasaklanmış olan? Acı ve kavganın göbeğinde olanların başka alanlara barışın demesi, kavga etmeyin demesi ne komik! Saygılarımla...


Konu anlaşılmıştır herhalde ama aşağıdaki gibi yazanlarda var...

NY Times'tan çirkin yorum : Volkan Demirel mağara adamı. (Kaynak : Milliyet)


KARA MİZAH : CHP Milli Maçın iptali için yargıda...


CHP, Milli maçın iptali için Anayasa Mahkemesi'ne gidiyor. CHP'nin iddiası ise bir hayli ilginç..!

İhsan Dağı, elektronik postasına gelen bir mesajı okuyucularıyla paylaştı. Millilerin Yenişafak'tan Koru'yu haklı çıkardığını yazan Dağı, CHP'nin kazanılan büyük Çek galibiyetinin ardından maçın iptali için Anayasa Mahkemesi'ne gitmeye hazırlandığını iddia etti...

İhsan Dağı, bugün CHP'yi ti'ye aldı! Kendisine gelen Murat Erdoğan imzalı bir elektronik postayı Zaman gazetesinde okuyucularıyla paylaşan Dağı, Anayasa Mahkemesi'nin kazanılan büyük Çek zaferini uluslararası bir komplonun parçası olarak görebilceğini yazdı. Dağı'ya göre Kazım Kazım'ın atv röportajını İngilizce yapmış olması, bu kuşkuyu doğrulayacak en önemli delil! Dağı, milli maçı izlerken tam da maçın keyfini çıkarırken; gelen bir elektronik postayla sarsılmış(!) İşte Dağı'ya gelen o elektronik posta... "CHP, Anayasa Mahkemesi'ne giderek maçın iptalini talep etmeye karar verdi. CHP, maçın normal şartlarda kaybedilmesi gerektiğini, ancak muhtemelen doğa üstü güçlerin devreye sokularak maçın kazanıldığı intibasının edinildiğini iddia ediyor. CHP'nin başvurusunda Ertuğrul Sağlam'ın eşinden sonra Emre Aşık ve Servet Çetin'in annelerinin de başörtülü olması ve dahası bundan çekinmeden bir reklam filminde oynamaları etkili oldu. Bazı futbolcuların sahaya girerken dudaklarının oynamasından dua etmiş olabileceklerini de dikkate alan CHP yetkilileri, parmakları ve gözleri ile gökyüzünü işaret eden bazı futbolcuların da varlığını iddianameye koymak için bazı gazetelerden resimler toplamaya başladı. CHP'nin UEFA için de kapatma davası açılıp açılamayacağı konusunu incelediği, hem iptal davası hem de UEFA için kapatma davası açılması konusunda Parti Genel Sekreteri Önder Sav'a tam yetki ve sadece "no" yazılı bir cep telefonu verildiği de açıklamada yer aldı".

Kaynak:"www.internethaber.com"


Unutulmaz Tarihi Maçın Videosu :
Türkiye : 3 Çek Cumhuriyeti : 2

12 Haziran 2008 Perşembe

TÜRBAN : AYM Kararına Eser Karakaş 'tan bir yorum...

Reşit üniversiteli kızların üniversitelerde türban kullanımını serbest bırakmak ve Anayasa Mahkemesi'nin eski kararını aşmak için 1982 Anayasası'nın onuncu ve kırkikinci maddelerinde yapılan değişikliğin, eklemelerin ya da maddelere daha bir sarahat getirme çabasının Anayasa Mahkemesi tarfından geçtiğimiz hafta iptali bence yanlış tartışmalara neden oluyor.

Anayasa'nın 148. maddesi anayasa değişikliklerinin sadece şekil bakımından Anayasa Mahkemesi tarafından incelenip, denetlenebileceğini ifade ederken, Mahkeme'nin son kararı bu denetim işlevinin son anayasa değişikliği için esastan olduğu izlenimini veriyor.

Daha elimizde gerekçeli karar yok ama tahminler bu yönde.

Anayasa Mahkemesi kararını eleştirenlerin çok büyük bölümü eleştirilerini bu çizgiye oturtuyorlar ve bu durum karşısında yasama organı olan TBMM'nin işlevini yitireceğini ve Anayasa'nın yedinci maddesinin (Yasama yetkisi Türk Milleti adına TBMM'nindir. Bu yetki devredilemez) devreden çıkacağını belirtiyorlar, hakimiyet-i milliye prensibinin yara aldığını öne sürüyorlar.

Anayasa Mahkemesi kararını destekleyen kesim ise ilk dört madde dışında gerçekleştirilen anayasa değişikliklerinin Anayasa'nın ikinci maddesinde ifadesini bulan Cumhuriyet'in temel niteliklerini yani laiklik, demokrasi, sosyal devlet ve hukuk devleti ilkelerini dönüştürmeye aday oldukları ölçüde Mahkeme'nin bu denetim işlevini esastan yapabileceğini belirtiyor.

Ve tartışma bu minval üzerinden sürüp gidiyor.

Kemalist kesim bu kararın Cumhuriyet'i koruma refleksi olduğunu söylüyor.

Karara karşı olanlar ise bu karar sonrası Anayasa Mahkemesi'nin yasama erkinin yerini aldığını ve hakimiyet-i milliye kavramının büyük yara aldığını ifade ediyorlar.

Ve bence işin özünü, mantığını daha doğrusu mantıksızlığını kaçırıyorlar.

HHH

Ben de yazımın ikinci bölümüne Sayın Başbakan'ın İspanya basın toplantısında bir gazetecinin sorusu üzerine yaptığı çıkış gibi başlayayım.

Velev ki, Anayasa Mahkemesi inceleme ve denetim işlevini esastan yapsın.

Bir anayasa değişikliğinin ikinci madde ilkelerini dönüştürüp dönüştürmemeye aday olup olmadığı meselesi bence içinden çıkılması adeta olanaksız bir tartışma ve çok faydalı değil.

Meseleyi çok daha basite indirelim, Mahkeme'nin her değişikliği esastan inceleme yetkisi olduğunu, 148'i görmezden gelerek kabul edelim, işte tam da o zaman çok daha büyük bir mantıksızlık, saçmalık ortaya çıkmaktadır.

Onuncu ve kırkikinci maddede yapılan değişiklikler yükseköğretim alanında kamu hizmeti tüketicileri yani hizmet alanları içindir ve Anayasa Mahkemesi onsekiz-yirmi yaşlarında kızların derslere, kampüslere türbanla girmesinin laik devlet düzenini değiştirmeye yönelik bir eylem olduğu sonucuna varıyor ki, esastan ya da başka şeyden incelemesini yapıp iptal ve yürürlüğü durdurma kararı alabiliyor.

Esas sorun, kafa karışıklığı ve bence anlamsızlık da tam burada.

Hizmet alan yurttaş durumunda olan yani bir kamu erki kullanmayan, dış görünüm itibariyle tarafsızlık zorunlululuğu taşımayan bir kız öğrencinin başını şöyle ya da böyle kapatmasını devletin laik düzenine bir tehdit olarak algılama gerçekten tuhaf bir durum.

Türbanın bir şeriat ve suç simgesi olduğu ve bu nedenden yasaklandığı iddiası da pek tutarlı gelmiyor zira o zaman bu suçun sokaklarda, lokantalarda, televizyonlarda nasıl işlenebildiği sorusuna cevap vermek güçleşir.

Devletin bir kesimi üniversiteli kızların türban kullanım özgürlüğünü bir Alamo gibi (ilgilenen bakabilir) gördükleri, bu meseleyi on binlerce genç kızın yükseköğretim hakkı aleyhine bir inatlaşmaya dönüştürdükleri anlaşılmaktadır.

Esas sorun teknik anayasa tartışmalarında değil, hizmet alan bir öğrencinin başını nasıl örttüğünün laik devlet düzenine tehdit olarak algılanmasındadır.

Türban ya da başörtüsü ayırımı yapmak ise hukukçuların değil stilistlerin, modacıların işidir.

Alıntı : Star

10 Haziran 2008 Salı

PETROL : Fiyat Artışları kimin yararına... 404 Milyar $ (Dolar) lık şirket...

Senede 404 Milyar Dolar...


Tekin Eroğlu
Habername 10.06.2008

George Clooney'nin en iyi yardımcı erkek oyuncu ödülünü aldığı Syriana filmini seyretmemiş bile olsanız, az çok günlük haberleri takip eden biri olarak, dünyadaki dengelerin iş dünyası ile politika ekseninde döndüğünü biliyorsunuzdur.

Bu hassas dengede, kantarın topuzunu biraz kendine doğrultmak isteyenlerin hükümetler yıktığı, darbeler tertiplediği vakiidir. Neyse ki bizim konumuz ne siyaset , ne de tarih. Bu çetrefilli konuları işin erbabına bırakmakta fayda var.

Bu haftaki konumuz, birkaç seneden beri ekonomi manşetlerinden bir türlü düşmeyen, hatta geçtiğimiz hafta rekor artışla, Amerika'da ana haber bültenlerinin ilk maddesi olan petrol. Doğal olarak petrol fiyatlarına paralel son senelerde karlılıkta rekor üstüne rekor kıran, 2007 gelir sıralamasına göre dünyanın en büyük firması, Exxon Mobil.

Önce zihnimizin bu şirketin büyüklüğünü kavrayabilmesi için birkaç istatistik. Exxon Mobil'in 2007 geliri 404 milyar dolar, net karı 40 milyar dolar. Bu aynı zamanda Amerika tarihinin bir senede yapılan en yüksek karı. Türkiye'nin en büyük firması, yakın zamanda özelleştirilmiş Tüpraş'ın 2007 geliri 17 milyar dolar ve net karı 1 milyar doların biraz altında. Türkiye'nin gurur kaynağı toplam ihracati ise 2007'de 107 milyar dolardı. Herhalde Exxon Mobil'in büyüklüğü hakkında bir fikir sahibi olmuşsunuzdur. Yüksek gelirleri ile iftihar eden Amerikalılar bile, dakikada 72 bin dolar kazanan bir firmayı şaşkınlık ile seyrediyorlar.

Bu rakamlar, sadece vatandaşın değil, Amerikan yönetiminin de epey bir süreden beri dikkatini çekmekte. Özellikle ekonominin hiç iyi gitmediği, resesyon sinyalleri verdiği şu sıralarda, yönetim ne yapıp etsek de bu pastadan pay alsak diye düşünüyor. Nasıl mı ? Tabii ki enerji firmaları üzerindeki vergileri arttırarak veya geçici vergiler koyarak. Enerji sektörününde bunu engellemek için elinden geleni yapacağı malum.

Exxon Mobil yöneticileri Amerika senatosundaki Enerji Komitesi'ne özellikle son dönemlerde sık davet edilir oldular. Sektörün ve özellikle kendi firmalarının son dönemde yapmış olduğu inanılmaz karları açıklarken kullandıkları argumanlar oldukça ikna edici. Son 5 sene içerisinde 89 milyar dolarlık yatırım yaptıklarından, petrol fiyatlarının periyotlar içerisinde artış ve iniş gösterdiğinden ve son 5 sene içerisinde gelirlerinin yüzde 89 artmasina rağmen, verdikleri verginin yüzde 170 arttığından bahsetmeye devam ediyorlar. Beş sene evvel benzinin galonuna (yaklaşık 4 litre) 1,5 dolar ödeyen Amerikan halkı, hayatında ilk defa 4 dolar oderken, Exxon Mobil'in cebine doldurduğu milyarlara pek sempati ile baktığı düşünülemez.

Petrol sektörü yanlısı tavırları ile bilinen Bush yönetimi zamanında Exxon Mobil ve benzeri devasa firmalara ek bir verginin gelmesi zor gibi gözüküyor. Fakat geçen haftasonunda 136 dolara dayanan ham petrol fiyatlarının düşeceğide yok. Daha şimdiden tanınmış yatırım firması Morgan Stanley Temmuz başında fiyatın 150 dolara çıkmasını beklediğini açıkladı. Bu da demektir ki seneye çok daha büyük karlar açıklanacaktır. Exxon Mobil ve enerji sektörü için Kasım 2008'de yapılacak Amerika başkanlık seçiminin kritik sonuçlar doğuracağına emin olabilirsiniz.

Türkiye benzinin galonuna 11 dolar ödüyor, nedir bu Amerika'nın şikayeti, diyenleri duyar gibiyim.

Buradan Alıntıdır...

7 Haziran 2008 Cumartesi

TÜRBAN : Deniz Bölükbaşı (MHP) , AKP 'ye tuzakmı kurdu...



Güneri Civaoğlu
Tabula Rasa 07.06.2008



DENİZ BÖLÜKBAŞI’YI İZLEYİN
Siyasetin geldiği bu noktada sezilerim beni MHP Milletvekili Deniz Bölükbaşı’ya yöneltiyor.
Parlak bir diplomat ve stratejist olan emekli Büyükelçi Deniz Bölükbaşı’nın “yeni MHP tablosunda” fırça izlerini görür gibiyim.
Bu dönem MHP’de ilginç değişiklikler var.
Siyaset rotasında temel değişimler üreten kaydırmalar yapmakta.
Her defasında AKP’ye arka çıkar gibi görünerek fena halde açığa düşürüyor.
Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı seçiminde oy kullanarak yaptığı hamle, Erdoğan’ın hesaplarının altını üstüne getirdi.
Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı olarak Çankaya’ya çıkması gerçi AKP’nin bir siyaset zaferi sanıldı ama işin aslı hiç de öyle değildi.
Erdoğan’ın “Abdullah Gül’ün adaylıktan çekileceği” yolundaki beklentilerini AKP’nin “dişli kurmaylarından” dinlemiştim.
Düşünmüştüm...
MHP’yi hem halk tabanında demokrasi vitrinine koyan, hem de AKP’deki doruk dengelerini değiştiren bu strateji gerçekten Genel Başkan Bahçeli’nin mi üretimiydi?
Ardından Başbakan Erdoğan yurtdışı gezinde uzaklardan kükredi:
“Başörtüsü velev ki siyasi simge olsun... Ne var bunda?
Başörtüsüyle yükseköğretim için verdiğimiz sözü tutacağız...”
Ve... MHP’den gene stratejik bir çağrı:
“Başörtüsü konusunu Meclis’e getirin, oy veririz. Anayasa’yı bile değiştiririz.”
Bu iki partinin yeterli Meclis çoğunluğu var.
Erdoğan için artık hareket sahası kalmamıştı.
Meclis’te 411 el böyle kalktı.
1- Böylece MHP, “Biz yükseköğretimde kızlarımıza başörtüsü özgürlüğü vermek istiyoruz ama Meclis’teki sayımız yetmiyor” söylemini AKP’nin tekelinden aldı.
2- Başörtüsü üzerinden siyaset tabanında kendine de bir pay aldı.
3- AKP’yi öyle bir hukuk ve siyaset labirentine soktu ki, çıkışı görünmüyordu. Önce AKP için kapatılma davası, ardından yükseköğretimde başörtüsünü hedefleyen anayasa değişikliğinin Anayasa Mahkemesi’nde iptali ve yürürlüğünün durdurulması.
Labirentin ileri aşamalarında daha başka açmazlar da olabilir.
MHP’deki bu stratejik tavrın da arkasında Deniz Bölükbaşı’nın olduğunu hissediyorum.
Önce diplomasi inceliklerini yansıtıyor ama asıl onda babası Osman Bölükbaşı’nın siyaset üslubunu buluyorum.
Osman Bölükbaşı’yla gazeteciliğimin ilk yıllarında çok kez konuştuk.
Uzun konuşurdu ama içinde vecizeler vardı.
Siyasetin mimarisini bir anda değiştirecek projeler üretirdi. Örneğin... 27 Mayıs 1960 ihtilalinden sonraki İsmet İnönü hükümetinin yıkılması ve onun yerine tarafsız Ürgüplü’nün başbakanlığında, o sıralar henüz milletvekili bile olmayan Süleyman Demirel’in Başbakan Yardımcılığı’nda oluşan çok parçalı koalisyon hükümeti, Bölükbaşı’nın tasarımıydı. Babasının kurduğu bu partinin sınırlarının ötesinde projelerde parmak izi var sanıyorum.
Belki yanılıyorum, belki değerlendirmem abartılı.
Ama içimde bir ses “Deniz Bölükbaşı’nı izlemeye devam edin” diyor.

Milliyet 07.06.2008

31 Mayıs 2008 Cumartesi

Önder Sav : Dinleme İddiası, CHP'nin 'Sav'ı Çökünce...

CHP Genel Sekreteri Önder Sav aşağıdaki Video da görebileceğiniz gibi büyük bir gaf yaparak, Müslümanlığın Peygamberine ve en önemli ibadetlerinden Hac farzına yönelik söyledikleri tartışılırken ve özür dilemesi beklenirken birden dinleniyoruz diye bir konuyu gündeme getirdiler ve Doğan yayın grubunun da desteğini alarak birkaç gündür müthiş bir yaygara kopardılar. Buradaki habere göre konunun odağındaki Vakit gazetesinden dün yapılan açıklamada görülüyor ki Önder Sav telefonunu açık unutmuş ve Vakit gazetesindekilerde etik olmayan bir şekilde dinlemişler... Kısaca iktidar tarafından dinleniyoruz iddiası böylece boşa çıkmış oluyor. (Allah 'tan İktidar yanlısı, Dinci, Gülen cemaati yayınları gibi söylemlerle küçümsedikleri yayın grubları varda bazı gerçekleri öğrenebiliyoruz. Yoksa sadece Doğan yayın grubunun olduğunu bir düşünsenize...)




Bu dinleme konusu ortaya çıkınca hep AKP, CHP 'yi niye dinlesin diye düşündüm. Dinleyecekleri ne olabilir ki... CHP gibi olunca, yada davranınca daha çok mu oy alacaklar. Ya da CHP 'nin ekonomiyle, işsizlikle ile ilgili daha iyi bir programları varda onu mu dinleyecekler de böylece oylarını artıracaklar... CHP 'nin bunlarla ilgili söylemlerini pek bilmiyoruz da... Varsa yoksa Laiklik, Rejim tehlikede v.s. gibi söylemleri var. Bunları dinlemeye gerek yok ki... Zaten yıllardır bunu her yerde hep söylüyorlar...

Zaten dinlenen konuşmanın içeriğine baktığınız zaman Bir partinin tepe yöneticisi ile bir ilin Valisi nasıl oylarımızı atırırız diye konuşuyor. Çok ilginç değilmi halka gitmek yok, halka sen ne istiyorsun demek yok ama atanmış bir yönetici ile nasıl oylarımızı artırırız diye konuşmak var. Bence Vali iline gitsin tek parti döneminde olduğu gibi " CHP 'li olunacak Ol " desin ve bitsin.


Birkaç gündür fırtınalar koparan Doğan yayın grubu Dün Vakit tarafından Türk Telekomun bu belgesi ibraz edilince yani Mızrak çuvala sığmayınca bugün günah çıkarırcasına başlıklar atmışlar.

Hürriyet :
Ortam değil, Gaflet çıktı...

Vatan :
CHP yi zora düşüren belge... 44 dakika canlı yayın...

Milliyet ise hala biraz tereddütlü :
Telefonun açık kaldığı iddiası güçleniyor... Önder Sav 'ı Vakit dinlemiş...


Gibi başlıklar atan Doğan yayın grubu gazetelerindeki ve yazarlarındaki dönüşümü görmek için önceki günlerdeki yazılarınıda okumanızı tavsiye ederim.

Öte yandan Sabah Gazetesinde Ergun Babahan Telefonun ucunda bu kez Sav çıktı başlıklı yazısında, "Yani, Önder Sav telefonunu kapatmadan eski valiyle sohbet etmiş ve muhabir de bu konuşmayı teybe kaydetmiş. Bu kaydı yayınlamanın hukukiliği ayrı bir konu elbette.Ancak böylesi basit bir hatayı "CHP Genel Merkezi özel aletlerle dinleniyor" diye sunmanın bir sorumluluğu ve bedeli olmalıdır.Zaten gergin bir ortamda bulunan ülkeyi "Ana muhalefet partisini özel bir birim dinliyor" diye yanlış yönlendirmek ciddi bir davranış değildir açıkçası.Burada bir kısım medyanın tutumu da sorgulanmaya muhtaçtır.Savunmaya hiç söz hakkı vermeden önyargıyla hareket edip erken hüküm verenler de mahcup duruma düşmüştür." diyor ekliyor,
"
CHP yönetiminin yaş ortalaması itibariyle teknolojiyle pek ilgisi olmayan yöneticilerine cep telefonu kullanma kursu açması bir başka önlem olabilir. Partiyi gençleştirmek bir opsiyon olarak görülmediğine göre cep telefonunu toptan yasaklamak da bir yoldur CHP yönetimi için. "


Yine Sabah Gazetesinde Engin Ardıç "Sen Kimsinki seni dinlesinler" yazısında

"
Acaba bir "Turkish Watergate" yaratmayı denesek?
Fakat burası Amerika değildir. Orada Bob Woodward ve Carl Bernstein gibi gazeteciler var ama bizde de alt tarafı Mustafa Necati...
En iyisi, Ergenekon'un da yardımıyla, "umum dinleme faaliyetine" kara çalacak bir skandal patlatmak, ki, şaibe doğsun; "haybeden" dinlemeleri ortaya döküp "asıl" dinlemeyi gözden düşürelim: Bunlar ciddi olmayan işlerle uğraşıyorlar, otu botu dinliyorlar, demek ki Ergenekon diye bir örgüt de yok, bunların uydurması!
Fakat yutmayan yutmayacak olduğuna göre, halkın daha büyük çoğunluğunu tedirgin etmek şart.
O zaman yazalım bakalım:
"Gelinen noktada telefonunun ya da odasının dinlenmediğini düşünen Türk vatandaşı galiba kalmamış gibidir." (Galibayı unutmayalım ki gerektiği zaman kıvırabilelim.)
"Herkes tedirginlik içindedir." (Değildir ama edelim.)
"Pek çok vatandaş, telefonda konuşurken kayıtta olduğu korkusuyla iki kez düşünüyor." (Düşünmüyor ama düşünsün hergele!) "

diyor ve,
" Bu "ısmarlama Watergate" de birini yakacak ama bu ille AKP olmayabilir ha!.." diyerek bitiriyor.


İnşaallah onun yaşlarında bizde onun kadar sağlıklı oluruz ama yinede 65 yaşını geçenlerden istenen Sağlık Raporunun bir an önce Önder Sav 'a da uygulanması lazım gibi geliyor bana...

Ve İnternette dolaşan geyiklerden seçmeler :
  • "İtinayla Cep telefonu nasıl kullanılır dersi verilir. Para falan istemez, yeter ki ülkemi rahat bırakın. Telefonunu yönetemeyen ülkeyi nasıl yönetsin."
  • "Bundan sonra seçimlerde milletvekili seçilme şartları arasına telefon kullanmayı bilme şartı eklensin. "
  • "Daha telefonunu idare edemiyor, ülkemi nasıl idare edecek. Çok güldüm."
  • "Sırada acaba gündemi degistirecek ne kaldı? CHP en iyisi en iyi olduğunu yapsın. İlk elden Anayasa Mahkemesi'ne. Neye dava açacaklarını artık kendileri uydurur."

28 Mayıs 2008 Çarşamba

ALINTI : Yalnız ve güzel ülkeye adanmıştır... (Hasan Pulur)

YOOO, bu kadarını beklemiyorduk... ‘’Bu kadarını’’ değil, hiç beklemiyorduk. Cannes Film Festivali’nde ‘’Üç maymun’’ filmiyle ‘’En İyi Yönetmen’’ seçilen Nuri Bilge Ceylan, bizi bu kadar şaşırtmamalıydı.

Hem Fransa’nın göbeğinde ödül kazanacaksın, sonra ‘’Bu ödülü tutkuyla sevdiğim yalnız ve güzel ülkeme adıyorum’’ diyeceksin...
Hayır Nuri Bilge Ceylan, bizi bu yaşta hıçkırarak ağlatmaya hakkın yok!
* * *
OYSA bizi ne güzel alıştırmışlardı...
Haçlılara yaranmak için, her ödül alan, neler söylemezdi ki! Nerede, Türklerin bir milyon Ermeniyi kestiği, 30 bin Kürdü katlettiği, nerede?
Nerede, Fransa gibi bir yerde ‘’Ermeni soykırımı’’ yapan ecdadı lanetlemek nerede?..
Ya 6/7 Eylül zulmü nerede?
Varlık vergisi faciası nerede?
Nerede, yeni yeni tezgâhlanan ‘’Pontus soykırımı’’ nerede?..
* * *
OLMADI, Nuri Bilge Ceylan olmadı...
‘’Bu ödülü, tutkuyla sevdiğim, yalnız ve güzel ülkeme adıyorum’’ ne demek?
Hele ‘’yalnız ve güzel ülkem’’ demenize ne kadar hasret olduğumuzu biliyor muydunuz?
Diyeceksiniz, bilmeden söyler miydim?
Ona ne şüphe!
O kadar tarifsiz duygular içindeyiz ki!
* * *
EVET, bu ülke ‘’Ödülümü, tutkuyla sevdiğim, yalnız ve güzel ülkeme adıyorum’’ diyen Nuri Bilge Ceylan’la gurur duyuyor.
Bu boş bir gurur değil, dopdolu bir gururdur.
Ödül kadar önemli olan ‘’Bu ödülü tutkuyla sevdiğim yalnız ve güzel ülkeme adıyorum’’ sözüdür.
* * *
BU sözü kimse unutmamalıdır, herkes bir yere yazmalıdır...
Tabii, Türkler soykırım yaptı, bir milyon Ermeniyi kesti, 30 bin Kürdü katletti, diyenlerin, bu sözden etkilenmeleri söz konusu değildir.
Onların, ‘’Söz konusu vatansa, gerisi teferruattır’’ sözünden etkilenip duygulanamayacakları gibi...


ALINTI : Murat Birsel 'den İlginç bir yazı....

CIA: İslam'ın fikir gücüne karşı koyabilecek bir başka güç yok!



Bilgisayar ekranında izliyorum, ince uzun orta yaşı geride bırakmış bir adam anlatıyor...

Teröre karşı verdiğimiz, kökten dinci mücahitlerle savaştan bahsederken, 'asimetrik bir savaş' diyoruz. Gerçekten asimetrik; onlarda fikir var bizde silah. Biz fikirlere kurşun sıkıyoruz. Gel gör ki fikir dediğin şeye kurşun işlemiyor. Ve böylesi asimetrik bir savaşta bizde mühimmat yok. Bir fikri ancak daha iyi bir fikirle yenebilirsiniz ve fikre karşı kurşun sıkmak da iyi bir fikir değil!

Bu temayı işleyen konuşmayı yapan adamın adı: Eric Haseltine.

Eric Haseltine, Amerikan istihbarat şebekesinin (CIA, NSA, DIA, NGA... liste uzun) eski Teknoloji Daire Başkanı (2001-2007 arası ABD istihbaratının çeşitli birimlerinde görev aldı).

Arzu edenler bu yazıya konu olan konuşmaya internetten hemen erişebilir; i-tunes ücretsiz podcastları arasında yer alan New Yorker serisinde 'Creative Intelligence' başlığı altında bulabilirsiniz. 'New Yorker Haseltine' diye ararsanız geliyor zaten...

Dr. Haseltine dobra konuşuyor, hiçbir şey söylemeden 'Yaratıcı Zeka' başlığı altında her şeyi anlatmayı beceriyor; özetle:

1. Soğuk savaş dönemi bir filler savaşıydı. Atom bombalarına sahip iki dev fil, ABD ve Sovyetler, kapıştı; ABD yendi.

2. Yendik ve böyle yendiğimiz için aynı şekilde devam ettik; fil daha iyi duysun diye kulakları büyüttük, daha iyi koku alsın diye hortumu uzattık, dişleri sivrileştirdik ve bu uğurda milyarlarca dolar harcadık.

3. Ama bu sefer düşman fil değil, ısırıp virüs bulaştıran bir sivrisinek olarak karşımıza çıktı. Fil ne yapacağını şaşırdı, başka bir fil ile nasıl başa çıkacağımızı çok iyi biliyorduk ama sivrisineklere karşı nasıl mücadele edeceğimiz konusunda hiçbir fikrimiz yoktu!

4. Amerikan istihbaratında en büyük mücadelem 'fil'i sivrisinekleri öldürebilecek 'eşekarıları'na dönüştürmek oldu. (Eşekarısı sivrisinek öldürür mü bilmem ama teşbihte hata olmaz öldürdüğünü varsayalım diyor, ayrıca sunumda fil ve arı resimleri sürekli görüntüde!)

5. Bunu bir yere kadar gayet iyi başardık ama sivrisinekler fikir ortamından beslenerek ürüyor ve gelip ısırıyor, ne kadar arı yaparsak yapalım bataklığı kurutmak için işe fikir düzeyinde yaklaşmamız gerek. Çünkü fikir karşısında kurşun etkisiz kalıyor. Ve onlar savaşın düşünce boyutunda bizden fersah fersah güçlüler...

6. Tezleri şöyle: İslam Hristiyanlık'tan daha üstün, bunu bilen Batı, Müslüman dünyayı yok etmeye çalışıyor. Haçlı seferlerinden bu yana hedefleri bu! Haçlı saldırıları devam ediyor, eskiden İngiltere'de olan liderlik şu anda Amerika Birleşik Devletleri'nde. Bu güçlü teze karşı, sizin elinizde sadece 'demokrasi' ve 'özgürlük' kavramları var. Adamların ülkesine girince, sorgu skandalları ortaya çıktıkça bunlar da pek işe yarıyor denilemez.

7. El Kaide özellikle gençler üzerinde çok etkili, İslam'ın güzelliği ve gücüyle gençleri fethediyor, sonra da istediğini yaptırıyor. İslam düşüncesi karşısında durabilecek hiçbir güç yok, muhteşem felsefi bir boyut içeriyor. Tek bir çıkar yol var, İslam'ın teröre alet edilmesinin İslam'da yeri olmadığını Müslüman gençlere gösterebilmek.

8. Bu amaçla esirler arasındaki bazı hocalara esir muamelesi yapılmadı ve ilahi bilimler uzmanlarıyla beraber Kuran üzerine çalışmalar düzenlendi. Bu 'tefsir' çalışmalarından sonra biz bu hocaları serbest bıraktık ve onlar Müslüman gençleri üzerinde ilahi mesajın nasıl algılanması hususunda vicdani düzeyde yapılan yaklaşımlarda fevkalade önemli farklılıklar yarattılar.

26 Mayıs 2008 Pazartesi

İşin aslı şu: İmam da öğretmen de yenildi... (Alıntı)

"İMAM " der ki: Ben sana bir öğreti sunuyorum... Köktenci ve pazarlığa kapalı bir öğreti bu...

Sulandırmak falan yok...

Bu öğretiye göre yaşayacaksın...

Ahlaklı olacaksın mesela...

Kanaatkar olacaksın...

Faize zinhar bulaşmayacaksın...

Köşe dönmek için çırpınmayacaksın...

Komşun açken tok yatmayacaksın...

Parayı bulduğun an villa inşaatına girişmeyeceksin...

Lüks ve debdebe peşinde koşmayacaksın...

İşçini ezmeyeceksin...

Borsada oynamayacaksın...

Dünyevi iktidarını perçinlemek için alavere çevirmeyeceksin...

Heva ve heveslerine teslim olmayacaksın...

Bencillik yapmayacaksın...

Sadece kendi çocuklarının geleceğini düşünmeyeceksin...

* * *

"Öğretmen" der ki:

Ben sana yeni bir sistem getiriyorum...

Köktenci ve pazarlığa kapalı bir sistem bu...

Modern olacaksın...

Laik olacaksın...

Cumhuriyet’e sahip çıkacaksın...

Pozitivizme inanacaksın...

Aydınlanmacı olacaksın...

Padişahın kulu değil, cumhuriyetin yurttaşı olacaksın...

Cumhuriyet’in getirdiği yeni düzene ödünsüz inanacaksın...

Türkiye Cumhuriyeti’nin şeyhler, müritler ülkesi olmasına izin vermeyeceksin...

Aklını kiraya vermeyeceksin...

Geriye değil ileriye bakacaksın...

Eskiye dönme arzusunda olmayacaksın...

Yeniye açık olacaksın...

Çağdaş olacaksın...

Cumhuriyet değerlerini sulandırmaya kalkmayacaksın...

* * *

"Öğretmen imama yenilmiştir" şeklinde bir saptamada bulunan...

Ünlü sosyal bilimcimiz Şerif Mardin Hoca fena halde yanılmaktadır...

İşin aslı şudur:

"Öğretmen" de kesin olarak mağlup olmuştur, "imam" da...

"Öğretmen"in söyledikleri de sulandırılmıştır, "imam"ın söyledikleri de...

Bu halk, ne tam olarak "öğretmen"e kulak vermiştir, ne de tam olarak "imam"a...

Biraz "öğretmen"den, biraz "imam"dan alıp...

İşine gelen bir sentez yapmıştır...

Hepsi budur...

Bu kadardır...

* * *

AKP’nin galibiyeti, "imam"ın galibiyeti anlamına gelmez...

Çünkü...

AKP, "imam"ı kendine uydurmuştur...

"İmam" ne söylerse söylesin...

Ne kadar ahlak vaaz ederse etsin...

Ne kadar ahlakçı söylemlerde bulunursa bulunsun...

AKP bildiğini okumaktadır...

AKP’nin okuduğu şudur:

"İmam"ın fazla ahlakçı kaçan taraflarını es geç / Kişisel yaşamını en üst noktada müreffeh kıl / Gerisine boş ver...

AKP işte bununla meşguldür...

Öyle olmasa...

"Kanaatkarlık" gibi muazzam bir vurguya karşın...

Borsada oynamalar, villa inşaatları, dünyevi hırslar, ihale ifsatları falan nasıl açıklanacak ki?

Faizin haramlığının unutulması, sistemin yeni zenginleri olma çabası, hayatı müreffeh kılmak için her yolun mubah sayılması...

Nasıl bir izah yapılacak bunlara?

* * *

Diyeceksiniz ki:

Madem öyle...

O zaman "türban" konusunda gösterilen bunca direncin anlamı ne? Neden şaraba el sürmekten imtina ediyorlar? Neden hayatlarında hep bir din vurgusu var?

Cevap veriyorum:

Sanılanın aksine insanların fikirlerinden vazgeçmeleri, görüntülerinden vazgeçmelerinden daha zordur...

Çünkü...

Biri acayip soyutken, diğeri çok somuttur...



Somut olanın değiştirilmemesi, değiştirilememesi bundandır...

Ayrıca...

Görüntüye sahip çıkarak, "imam"la arayı tam manasıyla açmak istemiyorlar...

"İmam"la aradaki bağı görüntüyle olsun korumak istiyorlar...

İşin mahiyeti açısından ise "imam"dan çok uzak düşmüş durumdalar...

Ama gelin görün ki...

Ne Şerif Hoca farkındadır bunun, ne "öğretmen", ne de "imam"...


(Buradan Alıntıdır.)

24 Mayıs 2008 Cumartesi

Bir ülke nasıl yönetilir... Batı Medenidir ya !!! Buna ilginç bir örnek... (Alıntı)

BURNU UZUN OLANLAR ...

Ruanda, küçük bir Afrika ülkesidir. Uganda, Tanzanya ve Burundi ile sınır komşusudur.

Nüfusu: 9,907,509

Okur-yazar oranı: % 70,4

Din: Halkın % 82,5’u Hıristiyan, % 5’i Müslüman.

Resmi diller: Kinyaruandaca, Fransızca ve İngilizce.

Doğal kaynaklar: Altın, kalay cevheri, tungsten cevheri, metan gazı.

Kişi başına yıllık gelir: 1000 dolar.

Halkın % 60’ı yoksulluk sınırı altında.

Ruanda, 1860 yılında Almanya’nın sömürgesi oldu.

Almanlar Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik çıkınca, Ruanda 1916 yılında Belçika’nın boyunduruğu altına girdi.

Belçikalı egemenler, Ruanda’yı kolayca yönetebilmek için, sömürgecilerin o çok iyi bilinen ‘Böl ve Yönet’ yöntemini hemen uygulamak istediler. Ama önce, Ruandalıları bölüp parçalıyacak bir gerekçe bulmalıydılar.

Belçikalı egemenler Ruandalıları dini inançlarına göre bölemiyorlardı, çünkü halkın büyük çoğunluğu Hıristiyan misyonerlerin onlarca yıl süren yoğun çabaları sonucu Hıristiyan olmuştu. Öyleyse, dini inanca dayalı bir ayrımcılık söz konusu olamazdı. Ruandalıları etnik kökene göre ayrıştırmak da olanaksız görülüyordu. Gerçi Ruandalıların bir kısmı çiftçilik bir kısmı da hayvancılık yapıyordu ama, bu farklılık derin bir ayrımcılık yaratmaya elverişli değildi.

Belçikalı egemenler en sonunda Ruandalıları bölecek şeytanca bir formül buldular.

Ruandalıları ‘burnu uzun olanlar’ ve ‘burnu kısa ve basık olanlar’ diye ikiye ayırdılar.

Bu anlattığım, şaka değil! Belki kara mizah olarak görülebilir, ama hiç şaka değil!

Belçikalı sömürgeciler, burnu uzun olanlara ‘Tutsi’, burnu kısa ve basık olanlara ‘Hutu’ dediler. Elbette sadece böyle demekle kalmadılar. Tutsilerin, soylu, kültürlü ve daha akıllı olduğunu duyurup, kendilerine hizmet edecek yöneticileri Tutsilerden seçtiler.

Aslında, burnu uzun Tutsiler azınlıktaydı. Ruandalıların çoğunluğu kısa ve basık burunlu Hutulardı. Peki, Belçikalı sömürgeciler, kendilerinin yaratıp ortaya çıkardığı ayrımcılıkta neden çoğunluktaki Hutuları değil de azınlıkta olan Tutsileri kendilerine yakın kişiler olarak seçmişlerdi?

Sömürgeciler, ‘Böl ve Yönet’ yöntemini uygularken hep şu ilkeye bağlı davranırlar. Bölünme sonucu ortaya çıkan sınıflardan azınlık olanını kendilerine uşak olarak seçerler. Azınlıkta olan uşaklar aracılığıyla çoğunluk üzerinde baskı kurup denetimi sağlarlar. Azınlıkta olanlar, konumları nedeniyle, çoğunlukla baş edemeyeceklerini bildiklerinden sürekli olarak efendilerine bağlı kalırlar.

Belçikalı sömürgecilerin yarattığı yapay bölünmenin hiçbir bilimsel yanı bulunmamaktaydı. Tutsilerle Hutular arasında kan, soy ve kültür farkı yoktu. Tutsilerle Hutuların genetikleri de aynıydı. Yani, etnik kökene dayalı bir ayrımın aslı astarı yoktu!

Belçikalı sömürgeciler, Tutsi seçkinlerini kullanarak halktan vergi toplamayı ve Belçika’nın politikalarını dayatmayı başardılar. Yerel yönetimlere Tutsileri getirerek egemenliklerini pekiştirdiler.

Ancak 1950’lerde ortaya çıkan ve 1960’larda süren Afrika Milliyetçiliği rüzgarı Orta Afrika’da esmeye başlamıştı. Afrikalılar, sömürgecilere karşı başkaldırıyordu. Eylemin öncüleri, Birleşik Afrika ve tüm Afrikalılara eşitlik istiyordu.

İşte bu rüzgardan cesaretlenen Ruanda’nın Hutuları, Tutsilere başkaldırdılar. Kasım 1959’da Tutsilerle Hutular arasında silahlı çatışma çıktı. Binlerce Tutsi öldürüldü, binlercesi de komşu Uganda’ya kaçtı. Belçikalı sömürgecilerin başlattığı ayrımcılık sonucu Ruanda’da bir iç savaş çıkmıştı.

1 Temmuz 1962’de Ruanda, bağımsızlığına kavuştu. Ancak Belçikalı sömürgecilerin neden olduğu iç savaş durmadı. Hutularla Tutsiler arasındaki katliamlar aralıklarla sürdü.

Ruanda’da iç savaş 1994 yılında soykırım boyutlarına ulaştı. Çoğunluğu Tutsi olan 800 bin Ruandalı öldürüldü.

Şimdi gelelim ülkemize.

Uzun bir süredir Türkiye’yi ve Türk halkını bölüp parçalamak isteyen ABD ve AB Sömürgecileri de ‘Böl ve Yönet’ yöntemini uygulamaya koydular.

Türk-Kürt ayrımı yaratıp bir iç savaşın çıkmasını beklediler, olmadı. Gerçi besleyip ortalığa saldıkları PKK teröristleri on binlerce insanımızın canına kıydı, ama asıl hedefe varamadılar.

Bu kez sömürgeciler, Alevi-Sünni kutuplaşmasını denediler, o da tutmadı. Gerçi Çorum, Kahramanmaraş ve Sivas’ta canavarca katliamlar gerçekleştirdiler, ama yine istedikleri olmamıştı.

Son olarak sömürgeciler, türban yanlıları-türban karşıtları ayrımcılığını ortaya sürüp körüklediler. Bu kez ABD-AB sömürgecileri, iktidarı da yanlarına çekip TBMM’de de çoğunluğu ele geçirdiklerinden, bu son oyunlarında sanki hedeflerine varmaya, bir iç savaş çıkaramaya yaklaşmış gibi görünmektedirler.

Peki, Türk milleti, ABD-AB sömürgecilerinin bu son oyununu da boşa çıkarırsa ne olacak?

Nasıl Belçikalı sömürgeciler Ruandalıları bölmek için halkın burun farkını öne çıkardılarsa, herhalde ABD-AB sömürgecileri de Türk halkının başka bir organını dillerine dolayıp ayrımcılık yaratmaya çalışacaklardır!

Sömürgecilerde oyun çoktur, bitmez!

Tek yol, Türk milletinin siviliyle, askeriyle hep birlikte, ‘Ne ABD ne AB Tam Bağımsız Türkiye’ diyerek ayaklanmasıdır!

Yılmaz Dikbaş

10 Şubat 2008, Antalya

dikbas@kalinka.com.tr

www.kalinka.com.tr


Konu ile ilgili Diğer Bağlantılar:

Fotograflar : Vikipedi

Vikipedi 'de : Ruanda Soykırımı

Ekşi Sözlükte : Ruanda


ALINTI : Yargıtay 'ın bidirisinin Can Alıcı Noktası ne ? (Gülay Göktürk-Bugün)

Bildirinin can alıcı noktası ne?

"Hükümeti tehdit etme hakkını nereden alıyorlar" diye soran Gülay Göktürk, Yargıtay Bildirisi'nin hangi paragrafına katıldığını yazıyor... İşte Göktürk'e göre bildirinin en "can alıcı" noktası...


Bildirinin can alıcı noktası ne?

Güdümlülük...

Yargıtay Bildirisi haber bültenlerinde boy gösterdiği andan itibaren, tepkiler de yağmaya başladı. Hukukçular söylenebilecek her şeyi söylediler. Bu bildiriyle hem kuvvetler ayrılığı ilkesi ihlal edilerek yasamaya müdahale ediliyor; hem şu anda Anayasa Mahkemesi'nde sürmekte olan Ak Parti kapatma davasına baskı yapılmaya çalışılıyor; hem de halkı ve Meclis'i aşağılama suçu (TCY 301) işleniyor.

Peki bu suçların karşılığı ne? Bizler yazdığımız her yazının satır satır hesabını verirken, Yargıtay üyeleri canları istediği zaman kalemi kağıdı ellerinde alıp Meclis'e hakaret etme; hükümeti tehdit etme hakkını nereden alıyor? Hukuk devletlerinde yüksek mahkemelerin halka posta atmasının önüne geçecek bir çare yok mu?

Bu suçların karşılığı sadece bir kınama bildirisi mi olacak? Diyeceksiniz ki, şimdiye kadar hangi gayrı meşru müdahale ceza gördü ki bu görsün... Evet ama her ay başı demokratik rejim aleyhine bildiri yayınlayanların cür'eti de buradan geliyor zaten...

İşin hukuki boyutunu - tam bir karamsarlıkla- bir yana bırakıp bildiride savunulan görüşlere gelecek olursak... Bildirinin ağırlıklı mesajı, "ısrarlı ve sistemli bir biçimde yargının bağımsızlığının ve tarafsızlığının zedelendiği ve iktidar yanlısı güdümlü bir yargı oluşturulmakta olduğu" iddiası olarak görülüyor. Yargı iktidarın güdümüne sokulmamalıymış. Tamam, sokulmasın; ama önce şu anda güdümünde olduğu odakların güdümünden çıkmasına ne dersiniz?

Hadi Yassıada'da, 12 Mart mahkemelerinde, 12 Eylül davalarında, DGM'lerde yargının kimlerin güdümünde olduğunu hatırlatmayalım, o günler çok geride kaldı deyip geçelim. Peki şu son on yılın "tarafsızlık" örneklerini nereye koyacağız? Yargının bağımsızlığına ve tarafsızlığına o kadar önem veriyorsanız, 28 Şubat'ta Genelkurmay'ın brifinglerini nasıl içinize sindirdiniz? Yüksek yargı mensuplarının Meclis'e karşı yapılmış gayrı meşru bir müdahalenin faillerinin karşısında ceketlerini ilikleyip saf tutmaları ve darbecilerden "brief" almaları hangi bağımsızlık anlayışında yazıyordu?

Neden biriniz çıkıp da "Bir ülkenin halkının bir kısmını "iç düşman" diye niteleyerek hedef almak bölücülük suçudur, halkın bir kesimini kin ve nefrete sürüklemektir, kışkırtıcılıktır " demediniz? Şemdinli'de aklınız neredeydi? Şemdinli Dosyası mahkeme tarafından kabul edildiği halde, hiç yetkisi olmayan Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu soruşturma açtırdığında neden hiç aklınıza gelmedi yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı?

Tek suçu işini yapmak yani iddianame yazmak olan bir meslektaşınızın ömür boyu meslekten men edilmesi gibi eşi görülmemiş bir hukuk skandalı yaşanırken neden gıkınız çıkmadı? Genelkurmay'ın 27 Nisan Bildirisi'nin ardından Deniz Baykal'dan gelen apaçık yönlendirme girişimini, "Eğer Anayasa Mahkemesi 367'ye gerek yok kararını verirse, ülke çatışmaya sürüklenir, daha kötü bir döneme girilebilir." sözlerini kınamak neden hiç gündeminize gelmedi?

Yargıtay Bildirisi'nin katıldığım tek noktası son paragrafı... Aynen onların ifadesini tekrarlayarak söyleyecek olursak; gerçekten de "asla unutulmamalıdır ki; insanlık tarihi, böylesi güdümlü bir yargı ile varlığını sürdürebilen, bireyini güvenli ve mutlu edebilen ve uygarlık yarışında başarılı olabilen hiçbir millet ve devlete tanıklık etmemiştir. Yüce Türk Ulusu ise bağımsızlığı ve etkinliği eksiksiz bir yargı erkine her zaman layık olmuştur" Öyleyse şu andaki en acil sorunumuz, yargımızı bu güdümlü durumdan kurtaracak reformları bir an önce yapmaktır.

Gülay Göktürk/Bugün 23.05.2008

En Çok Okunanlar...

BEĞENDİĞİM VİDEO 'lar... (Bazıları YalamaTube açıkken çalışıyor.)

BELGESEL 'ler...

*** TürkBirDev :




Daha geniş bilgi için : www.turkbirdev.org

********************

*** Steve Jobs Hayat Hikayesi (Macintosh ve Apple MiMARI)



********************

*** Almanya Gerçeği - Banu AVAR



*** Viyana'da Türk korkusu ve Patriğin ödülü. -BANU AVAR



*** İsveç 'in Nobeli (Nobel Ödülleri nedir.Birde bu açıdan bakın.) - BANU AVAR




********************

GARİP Neşet Ertaş Belgeseli -1 (Can Dündar 'ın hazırladığı belgesel sanırım 10 parça olarak YouTube 'da. Ben 1. yi koydum diğerlerini YouTube 'dan izleyebilirsiniz.)


********************

LOOSE CHANGE 11 Eylül Saldırılarına Farklı bir açıdan bakan çok ilginç bir belgesel.


*********************
MEVLANA
Mercan Dede - Ney ve Semazen Gösterisi Unıversiade 2005 - (Muhteşem Bir Gösteri)

***********************
Bir başkadır Türküler... (Görüntülü)

Ali Ekber Çiçek - Ağlama Gözlerin


*************************

Ali Ekber Çiçek - Haydar Haydar


***********************

Diğer Bloglarım...

Mizah: Özenle seçtiğim Fıkra, Karikatür ve komikler.
Karma: Karışık olanlar burada.
Faydalı Bilgiler : Benim faydalandığım her türlü bilgi.
Otomotiv : Otomotiv dünyasından seçtiklerim.
Fotograf : Ustalardan,İnternet 'ten ve Çektiklerimden...
Tarih: Sıkıcı olmayan, İlginç tarihi bilgiler...
YeniAnayasa: Yeni Anayasa tartışmaları burada.
Videolar : Komik , İlginç ve Değişik videolar...

Ziyaretçilerim...

Savaş Daima Acıdır... Ya Açlık...!!!

Savaş Daima Acıdır... Ya Açlık...!!!
Savaş'ın kötülüğünü ve Açlığı İki karede anlatmak...(Üst Foto : Kevin Carter_Sudan Alt Foto : Yıl 2003 Irak)

ads2

İnternet 'ten Siteler...

Bir zamanlar Sokağa Çıkma Yasağıyla Pazar Gününü Eve Hapsolarak öğrendiğimiz Nüfus bilgilerimiz şimdi bir tık ötede... Türkiye 'nin İllerinden Köylerine kadar Nüfusunu ayrıntılarıyla öğrenebileceğimiz bir site...
http://www.tuik.gov.tr/....
********************
KAN İhtiyacları konusunda yardımcı olmak için kurulmuş bir site... (Tabii üye olup yardımcı olursak.)
http://www.acilkanlazim.com/Default.aspx
********************
Pul Kolleksiyonu Meraklılarına.
http://www.turkpullari.com/
********************
Türk El Sanatları ile ilgili bir site.
http://www.turkelsanati.com/
********************
Eşref Armağan : Gözleri göremeyen bir insanın neler çizdiğine bir bakar mısınız.
http://www.armagan.com/
********************
Alternatif Medya 1 : MiniDEV
http://www.minidev.com/
********************
On-Line Dünya Atlası
http://plasma.nationalgeographic.com/....
********************
www.360tr.com (Panoramik Görüntüler)
http://www.360tr.com/
********************
Siyasal Ufuk Hareketi
http://www.suhareketi.org/
********************
Genç Siviller Hareketi
http://www.gencsiviller.net/
********************
YouTube Yasaklı iken girmek için :
http://www.ktunnel.com/
tıklayın ve önünüze gelen (url) boşluğuna
http://www.YouTube.com
yazın
ve begin browsing butonuna basın

Yasaklı Sitelere Girmek İçin

KULLANILABİLECEK BAŞKA BİR ADRES

Yetti.be | Özgür İnternet!

********************

Yaza Antremanlı girin...
http://majman.net/fly_loader.html

********************


Destekliyorum...

Pardus... Özgürlük İçin... Özgürlük için Pardus...