"Benimle aynı düşüncede olmayan insan düşman değildir ; Sadece benimle aynı düşüncede olmayan başka bir insandır." (Alıntı)

KARMA (Karışık Olanlar) Son Eklediklerim...

22 Mayıs 2008 Perşembe

ALINTI : Gazze Kimin Çığlığı...

Gazze Kimin Çığlığı
Ali Haydar Haksal / MilliGazete 26.01.2008



Bir soru: Zamanın Marksistleri bugün niçin Filistin dramını sahiplenmiyorlar veya o insanların haklarını savunmuyorlar? Marksizm de bir Batı üründür, aynı ruhtan beslenir de ondan.

İnsanlığın gözü önünde işlenen vahşete duyarsızlığın vardığı boyutları görmezlikten gelerek sessiz durmak Büyük Mehmed Âkif’le özdeşleşen [I. Mecliste yanında oturan Hasan Basri Çantay’a, sağ elini yumruk yapıp sol elinin içine birkaç kez vurarak söylediği] “Şeyatinül ahres” [dilsiz şeytan] olma özelliği asıl bugün için geçerli.

Seküler, ılımlı, laik, vurdumduymaz, bana neci, abedeci, Abe’ci, goygoycu Müslümanlar için Gazze’deki çığlığın ne anlamı var veya olabilir? İnsanlığın gözlerini yumduğu, kulaklarını tıkadığı, dilini bağladığı bir süreç. Bütün sorun Siyonist Yahudilerin, ona bağımlı medyanın ve egemen güçlerin birbiriyle olan bağı, ilişkisi. Sanki Yahudiler dünya imparatoru.

Siyonist Yahudi Türkiye’yi kendi ipine bağlamış oynatıyor. İkide bir de Türkiye’ye dönüp: “Biz sizinle aynı konumdayız, terörden çok çekiyoruz. Birlikte hareket etmeliyiz” diyor.

Şunu göz ardı edemeyiz. Türkiye’deki terör olayları bugünün sorunu değil. Bu, İttihat ve Terakki’nin egemenliğinden beri vardır. İslâm milletini birbirine düşüren masonik, kavmiyetçiliğin milletimizin başına açtığı belaları yaşıyoruz. Bir kavim paradoksu olan Yahudiler sadece kendilerini değil insanlığı da bu belânın için çekmişler bunda da başarılı olmuşlardır. Arap, Arnavut, Türk ve nice kavmiyetçilikler gibi Kürt kavmiyetçiliği belâsı İslâm milletinin huzurunu kaçırmış.

Günümüzdeki Kürt kavmiyetçiliğinin dolayısıyla PKK ya da PJAK’ın arkasında aynı ruh bulunmakta. Daha düne kadar bu örgütleri destekleyen, lojistik destek veren ırkçı emperyalizm şimdi rolleri değiştirmişe benziyor. Kaldı ki Güneydoğu’da yaşananlar kardeşlerin birbirine düşürülmesi olayıdır. Çizgiyi aşmış Zerdüştlüğe, Hıristiyanlığa ve hatta Museviliğe meyletmiş Kürt kavmiyetçileri İslâm’dan uzaklaşarak giderek yalnızlaştırılmışlardır. Egemen güçler [sürekli vurguluyoruz] tetikçileri bir yere kadar kullanıyorlar. Bugün Kürt kavmiyetçilerinin başına gelen de budur. Saddam kimin kuklası idiyse Mahmut Abbas da onun kuklasıdır. Yeri ve zamanı gelince bunları birer birer devre dışı bırakıyor, bunların yerine yenilerini getiriyor.

Bugün, Filistin’de el-Fetih’e destek veren ırkçı emperyalizm kardeşleri birbirine kırdırırken bir yandan da dünyanın gözü önünde büyük bir soykırım yapıyor. Kardeşlerin birbirine düşmesiyle, Yahudilerin Ortadoğu’ya yerleşip terör oluşturması farklı şeylerdir. Bir kere millet olarak Yahudiler tarih boyunca fitne ve fesadın kaynağıdırlar, yeryüzüne tutunamamışlardır. Oysa Kürt halkı da, Filistinliler de hakiki mümin ve Müslüman insanlardırlar. Bunları birbirinden ayırmak gerekiyor.

Filistin’de, Gazze’de yaşanan insanlık dramı Yahudi milletinin veya İsrail’de erki elinde bulunduran Siyonizm’in hakiki yüzünü gösteriyor. İnsanlığın ölümünün bir göstergesi.

Bush’un Ortadoğu ziyareti sonrasında ortaya çıkan bu durumu önceden sezmiş ve yazmıştık.

Masum çocukların, kadınların ve yaşlıların birer terörist olarak görülmesi ancak Siyonist Yahudi yani Irkçı Emperyalizm felsefesine uyar. Bir şehrin bütün insanlarının ablukaya alınarak soykırım uygulanması da bu düşüncenin bir ürünüdür.

Ne yazık ki batı ruhu ve düşüncesini özümsemiş olanlar, ancak onların pencerelerinden bakarlar. Seküler Müslümanlar ise dünya saltanatının peşindedirler.

İslâm’a savaş açmak Türkiye’nin geleceğini daha da karartır. Gazze’yi veya Filistinlileri sahiplenmemek Türkiye’nin de geleceğini karartır. Bu insanlık dramında bir kardeşlik hukuku vardır. Bir insan olma sorumluluğu vardır. Bu sorun sadece Türkiye’deki İslâmi duyarlığı olan kesimi ilgilendirmiyor. Zaten Türkiye’nin en önemli açmazlarından biri insanını dinden uzaklaştırma, sekülerleştirme, laikleştirme çabasıdır. Bugün başında bir PKK olayı varsa bu düşüncenin bir sonucudur. Ortadoğu’yu saran bu fitne ancak İslâm bilinci ve kardeşliğiyle aşılabilir.

Bir soru: Zamanın Marksistleri bugün niçin Filistin dramını sahiplenmiyorlar veya o insanların haklarını savunmuyorlar? Marksizm de bir Batı üründür, aynı ruhtan beslenir de ondan.

(Buradan alıntıdır)

13 Mayıs 2008 Salı

Basın Tarihine Tesbit : KanalTürk Satıldı... (www.bizkaclirayiz.com.tr)

13 Mayıs 2008 Salı

Tuncay Özkan herkesi ters köşeye yatırdı. Ulusalcı kanalın satışı sonrası yaşanan şaşkınlık gazete manşetlerine yansıdı.

Tuncay Özkan, Kanaltürk'ü, Bugün Gazetesi'nin sahibi Koza İpek Holding'e sattı. İşte bu satış herkes için sürpriz oldu. AK Parti'ye yakınlığıyla bilinen gruba yapılan satış hükümet karşıtlarını şoke etti.

Haber gazetelerin 1. sayfalardan duyruldu. Tuncay Özkan'a duyulan sitem ve tepki başlıklara yansıdı. En manidar başlık Radikal'e aitt. Gazete manşet başlığında Özkan'ın internet ortamında başlattığı "bizkaçkişiyiz" hareketine gönderme yaptı.

Radikal: www.bizkaclirayiz.com.tr

Hürriyet: 'En ulusalcı' televizyon kanalını bugün aldı

Zaman: Kanaltürk'ü Akın İpek Satın aldı

Vatan: Özkan Kanaltürk'ü Akın İpek'e sattı

Akşam: Ulusalcı kale düştü

Yeni Şafak: Kanaltürk'ü Koza'ya sattı

Milliyet: Kanaltürk, AKP'ye yakın gruba satıldı

Cumhuriyet: Kanaltürk satıldı

Vakit: Tuncay kanalını sattı

Star: Kanaltürk artık kozanın

Tercüman: Fethullah'a vurdu Fethullahçı grubun eline geçti

Türkiye: Kanaltürk'ü Akın İpek satın aldı

(Alıntıdır)

12 Mayıs 2008 Pazartesi

Türk Basınının Yayınları üzerine bir tesbit... (Alıntı)

Geçen hafta "Açık söylüyorum: Bugün Türkiye'de yazılan haber ve yorumlar, insan haklarının garanti altına alındığı bir ülkenin diline tercüme edilsin; bizdeki gazetelerin çoğu bir hafta yayın ya-pa-maz! Ayrımcılık ve nefret suçundan ceza alırlar."

Affınıza sığınarak ve büyük bir üzüntü duyduğumu itiraf ederek iddiamı tekrarlıyorum: İnsan haklarının tam uygulandığı özgür bir ülkede Türk medyası bir hafta dayanamaz. Hodri meydan! Şu an neşredilen gazetelerimizi bire bir tercüme edelim ve yabancı bir ülkede bir hafta boyunca yayınlayalım. Tek bir harfine bile dokunmadan neşredilecek gazetelerden kaç tanesi ayakta kalabiliyorsa; işte onlar gerçekten gazetecilik yapıyor demektir.

Batı'da en ağır cezalar ayrımcılık (discrimination) ve nefret suçu (hate crime) üzerine veriliyor. Bu nedenle hiç kimse bir insanı ya da bir kitleyi dilinden, renginden, dininden, cinsiyetinden, hayat tercihinden dolayı aşağılayamıyor. Genelleme yaparak ve küçük düşürerek insanların üzerine giden medya modeli; demokrasinin uygulanmadığı, diktatörlüğün hükümferma olduğu yerlerde ancak dayatılabiliyor.

İnsan haklarının garanti altına alındığı bir ülkede iş başvurusu sırasında doldurulan belgede şirketler fotoğraf bile isteyemiyor. "N'apacaksın resmimi?" ya da "Sen benim meslekî birikim ve kariyerime bakmak zorundasın" dediğiniz an karşınızdakinin dizlerinin bağı çözülüyor. Bir insana dinini, mezhebini, etnik köklerini, cinsel tercihlerini vs. sormak bile çok ağır bir ceza davasının açılmasına sebep olabiliyor.

Bizim "ülkemizin kendine özgü uygulamaları" içinde en çok hırpalanan insan haklarıdır. Ve maalesef ayrımcılığın en hoyrat uygulamaları medya tarafından yapılmaktadır. Bu iddiayı abartılı bulanlar için küçük bir sürprizim var: Bahsi geçen yazıma itirazlar gelince her sıkıştığımda Hızır gibi yetişen asistanım Serkan'dan bu konuyu taramasını rica ettim. Bazı kritik kelimeler belirledik. Bu kelimelerin insanları incitmesi, yaralaması, damgalaması üzerinde durduk. Laik-antilaik tartışması yoğun bir şekilde gündemde tutulduğu için insanları tasnif eden; hatta karalayan ve yaftalayan şu altı kelimeyi seçtik: "Gerici, yobaz, sıkmabaş, kara çarşaflı, tarikatçı, softa." Sonra da "marjinal" sayılmayan dört gazetede (Hürriyet, Milliyet, Akşam, Vatan) çok hızlı bir metin taraması yaptık. Tabii ki akademik bir çalışma değil bu yapılan. Sadece bir fikir edinmek, manzara-yı umumiyi uzaktan da olsa görmek istedik. Elbette daha geniş kapsamlı, daha bilimsel araştırma yapmak mümkün; ancak buradaki asıl amaç kesin sonuçlara ulaşmaktan çok genel durumu üç aşağı-beş yukarı görebilmek.

Sonuç ortada! Türkiye'de belli bir saygınlık kazanmış gazetelerimizde sene başından beri 114 yazı ya da haberde 245 kez yukarıda sıraladığım kelimeler kullanılmış. Teknik anlamda kullanılmasını kastetmiyorum; incitici bir çerçevede kullanılanları kaydederek manzarayı dikkatlerinize arz ediyorum. Üstelik bu minik ve amatör çalışmanın içinde dergiler, televizyonlar, internet siteleri vs. bulunmuyor. Onları da dahil etseniz nezaketsizliğin nasıl başlı başına bir üslup haline geldiğini görecek ve üzüleceksiniz. Ülkemiz adına üzüleceksiniz, medyamız adına üzüleceksiniz. İnsanlar dönüp sorsalar: "Ne hakkınız var bizi bu kadar horlamaya"; verilecek cevap yok. Çünkü yazılıp çizilenler, konuşulup tüketilenler, insan haklarını açık ihlaldir.

Köşe yazarıyım; hakaret ederim!

Daha acı gerçeği buraya kaydetmek zorundayım: İnsanları aşağılayan ifadelerin büyük bir çoğunluğu haberlerde geçmiyor; köşe yazılarında kullanılıyor. Bunun anlamı açık: Ayrımcılık ve nefret suçunu gazetecilik mesleğine yeni başlayan ya da bu meslekte belli bir mesafe alıp yoluna devam eden kuşaklar değil; meslekte rütbe kazanmış, yaşını başını almış, tecrübesini kamuoyuyla paylaşma mevkiine gelmiş insanlar yapıyor. İnsanoğlu yaşlandıkça olgunlaşmak zorunda değil mi? Tecrübe kazanan insanların daha nazik, daha kibar, daha kuşatıcı, daha kucaklayıcı olması gerekmiyor mu?

Mesleği içeriden bilenlerin bu verilerden çıkaracağı bir başka sonuç daha var. Köşe yazarlığının tadı kaçtı bu ülkede. Bazı insanlar sosyal sorumluluğun getirdiği sağduyuyu bir kenara iterek, internetten kaç tık aldığını hesap etmeye başladı. Yazıda fikir namına, daha doğrusu tefekkür namına tık yok; ancak zehir zemberek lafların oluşturduğu yazının fanatik zümrelerin sanal aleminde bıraktığı tık var. İnternetten çok okunma şehveti, bazı insanların dilini, üslubunu, tarzını bozuyor. Sadece internet değil; "çok sert yazanı daha çok dikkate alıyorlar" gibi tuhaf, acımasız, anlamsız bir yargı oluştu. Belki birileri sert üslupla yazılan köşeleri daha çok okuyor; ancak bu tür yazıların uzun vadede bu ülkeye de, o yazara da, o gazeteye de faydası olmadığı aşikar.

Yine meslek içi insanların daha net görebileceği bir tespit daha yapmak gerekiyor: Gazetedeki ateşten gömleği giyen genel yayın yönetmenleri haberdeki objektifliği koruyabildikleri kadar; yorumdaki hak ihlallerini engelleyemiyor. Bunun tartışılması lazım; ancak yayın yöneticileri "sansürcü" yaftası yemekten korktukları için, köşe yazılarında yer alan hakaretamiz laflara müdahale edemiyor. Oysa dünyanın her yerinde habercilikte belli standartlar olduğu gibi, yorumculukta da belli standartlar vardır ve olmak zorundadır. Gazetede köşe yazan bir insan, kendinde sistemli bir şekilde hakaret etme gücü bulamaz; buluyorsa bu durum genel yayın yönetmenlerinin aczine hamledilir. Biliyorum; bu sözlerimi "Sansür mü istiyorsun?" diye tersyüz etmek isteyenler çıkacaktır. Üstelik bunların bir kısmı kendine gazetecilik jargonu seçerek özgür gazetecilik istiyormuş gibi bir hava da verecektir. Maksadım sansür yapılması değil elbette. Ancak köşe yazarlarının elindeki kalemleri insanların kalplerine saplamasına, kişi, kurum ve kuruluşları pervasızca aşağılamasına, insan onur ve hakkını hiçe saymasına, toplumsal barışı yerle bir etmesine mani olmak gerekmektedir.

Küçük araştırmamızın yazarlara bakan kısmını buraya taşıyabilirim; ancak bunu yapmayı gerekli görmüyorum. Zaten insanları incitmeyi maharet sayanların çoğunu tahmin edebilirsiniz. Maalesef bu ülkede gazetecilik kariyerini, yaptığı hakaretlere borçlu insanlar bulunmaktadır. Bu böyle devam edemez. Bu ülkenin insanı "Dünyadaki standart neyse ben de ona talibim" diyor çoktan. Herkes kendini evrensel meslek çerçevesine göre yeniden hesaba çekmeli. Gelecekte gerekli hukukî düzenlemeler yapılmasa bile, hakkını aramasını bilen sivil toplum, ayrımcılığın her türlüsüne vicdanî bir başkaldırı metodu bulacaktır. Vicdanların reddettiğini hiçbir güç kabul ettiremez...

İki örneği iyi düşünmek lazım

Bugünkü popüler yayıncılık mantığıyla Türkiye dışında (Batı'da) gazetelerimizin yayıncılık yapmalarının zor olduğunu iddia ediyorum. Üzülerek söylenen sözler bunlar. Sadece eleştiri olsun diye değil, "kendimizi düzeltelim, çıtayı yükseltelim" niyetiyle ve dostça yapılan tenkitler bunlar.

Örnek olarak Hürriyet'i verebilirim. 60. yılını kutluyor Hürriyet. Tebrik ediyor, başarılar diliyorum. Ancak dostça söylemek zorundayım ki; Hürriyet kitle gazetesi olmaktan hızla uzaklaşıyor, çatışmanın parçası haline geliyor. Kitle gazetesinin asabı bozulmaz, dili, üslubu bozulmaz; soğukkanlı kalmak, marjinal noktalardan uzak durmak zorundadır. Gazetenin bir internet sayfası var; tam bir facia... O yüzden internet sayfasındaki "çarpıtıcı" haberler çoğu kez gazetede yer alamıyor. Her neyse... Kendi bilecekleri bir konu; yalnız yurtdışında yaşadıkları sorun yukarıdaki tezimle bağlantılı. Türkiye için çok önemli bir marka haline gelmiş Hürriyet'e Almanya'da çok ağır eleştiriler yöneltiliyor. Sebebi bizim kamuoyu için sıradan sayılabilir. Bir süre önce Almanya'da çıkan yangınlar hepimizin yüreğini dağladı. Hürriyet'in Avrupa baskılarında kullanılan "Nazi" benzetmesi Almanya'da hâlâ yankılanıyor. Oysa bu tip başlıklar Türkiye'de adiyattan sayılır. Die Zeit gibi, Der Spiegel gibi yayınlar Hürriyet'i isim vererek eleştirdi. Hatta Almanya İçişleri Bakanı Wolfgang da Hürriyet'in yayınlarını isim vererek tenkit etti. Halbuki Hürriyet'in Almanya'yla arası -bildiğim kadarıyla- iyidir. En azından Bild'le arasındaki iyi ilişkiler herkesin malumu. Yine de Almanya'da bir kızgınlığa neden oldular; hatta şu sıralar Frankfurter Allgemeine Zeitung, oradaki genç bir Hürriyet yazarını ağır bir dille "kopyacılık" yapmakla suçluyor.

Yanlış anlaşılmasın; Hürriyet'in yurtdışında sıkıntı yaşaması hiç kimseyi sevindirmeyeceği gibi beni de sevindirmez. Üstelik yangın meselesinde duygusal yayınlar yapmasını da bu ülkenin bir vatandaşı olarak anlayabiliyorum. Ancak demem o ki "duygusal yayınlar"da bile nefret suçu sayılabilecek üslup kullanmamak gerekir. Buna Türkiye'de kimse bir şey demiyor olabilir; ama dünyada bu kadar hırpalayıcı yayın yapmak mümkün değil. Keşke Türkiye'deki bütün gazeteler bu global gerçeği görse ve dünya standartlarında bir yayıncılık bilinci oluşturabilse.

Benzer hadiseyi Vakit Gazetesi de yaşadı. Almanya'da yayınlara devam edemedi gazete. Çünkü Türkiye'de yazılan yazıların, yapılan yorumların çoğu, Türkiye dışında ağır ceza gerektirebilecek bir suç olarak değerlendiriliyor. Hoşumuza gider ya da gitmez; durum bu. Tabii ki onun da kapatılmasını istemem; ancak manzarayı doğru okumak gerekiyor. Değil Almanya; Avrupa ve Amerika'da yayın yapmak isteyen Türk gazetelerinin büyük bir çoğunluğu bire bir tercüme edildiğinde kapatılmakla, cezayla veya ağır eleştirilerle karşı karşıya gelir... O yüzden Türk medyası evrensel bir dil yakalamak zorundadır...

HEDGE FONLARI : Paranın kan emici sülükleri...

Pirinç ve Petrolde son zamanlarda meydana gelen aşırı fiyat yükselmelerinin sebeblerinden biri doğal diyebileceğimiz etkenlerse, diğer ve en önemli etken paraya para kazandırmak için oyun oynayan garibanın gıdasından bile para kazanmak için her şeyi yapan HedgeFon sülükleridir.


Bu Hedge Fonları nedir diyecek olursanız, bunlar risk almayı göze alan para sahiplerinin adına hareket eden ve dünyada para kazanmayı umdukları her şeyi satın alabilen fonlardır. Yani parası olan kişi yada kurumlar bu fonlara paralarını yatırıyor ve bu fonlarda gözü kararmış bir boğa gibi ne bulurlarsa saldırıyorlar. Son günlerdeki örneklerde görüleceği üzere Pirinç ve Petroldeki aşırı artışlar. 100 'e alıyor 150 'ye satıyorlar. Bu ürünleri kullanan ülkeler ve insanlar batmış, bitmiş, aç kalmış umurlarında bile değil. Yeterki onlar para kazansınlar.

Bir de her zaman söylenen "Elin emeklisi Antalya 'da tatil yapıyor, bizim emeklilerimiz sürünüyor" diye bir söylem vardır. Bu fonlara para yatıran kurumlar arasında her ne kadar açıktan olmasada (Yapıları gereği para yatıranlar bilinmez.) Emeklilik Fonlarıda vardır ve Elin emeklisinin çoğu bu fonları yöneten Emeklilik Kurumlarından da maaş alırlar ve garibanın yiyeceği Pirinçten yada arabamıza alırken zorlandığımız benzinden (Petrolden) kazandığı paralarla Antalya 'da tatil yaparlar. Bu da böyle biline...

Türkiye 'nin Hedge Fonları yok ama buradaki habere göre bu yılın (2008) ikinci yarısından itibaren olacakmış. Aman ne iyi, ne iyi...



Bu konu ile ilgili Zaman Gazetesinde Ufuk Şanlı Paranın Zalim Efendileri adlı dizi yayınlamaya başladı bu diziden dikkatimi çeken başlıklar :


  • Dünya bir süredir hedge fonla oturup hedge fonla kalkıyor. Yatırım enstrümanlarını yüksek kâr elde etmek uğruna altüst etmekten çekinmeyen bu fonlar için 'piyasanın çekirge sürüleri' ya da 'köpekbalıkları' benzetmesi yapılıyor.
  • Başında iyi eğitim almış, kârlılığı artıracak her yolu mubah sayan, alacağı primi yüksek tutmak için agresif hareketler sergileyen yöneticiler yer alıyor.
  • Ham petrolün varil fiyatının 120 dolara fırlamasından altının onsunun 1.000 dolara tırmanmasına kadar uzanan bir dizi olayı tetiklediği ileri sürülen fonların şimdiki hedefi ise gıda ürünleri. 2,1 trilyon dolara hükmeden bu fonlar, pirincin uluslararası piyasalardaki fiyatının 300 dolardan 1.000 dolara çıkmasına sebep oldu. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO)'ne göre fonların yaptığı büyük hacimli alımlar yüzünden tahıl, süt ürünleri, et, şeker ve yağ fiyatları bir yılda yüzde 57 arttı.
  • Dünya piyasalarını kasıp kavurdular şimdi de fakirin sofrasına el uzattılar "... Bunlar (hedge fonlar) çekirge sürüleri gibi hareket edip Alman sanayiini, şirketlerini ve istihdamını yiyip bitiriyorlar." Bu sözler Almanya Başbakan Yardımcısı ve Çalışma Bakanı Franz Müntefering'e ait. Alman Borsası'nı yönetirken hedge fonların baskısı yüzünden istifa etmek zorunda kalan Werner Seifer'ın bu konudaki yaklaşımı ise daha sert: "Bu fonlar Alman ekonomisinin kalbine kadar iniyor ve parçalıyorlar."
  • 2,1 trilyon dolara hükmeden bu fonlar o denli güçlü ki, çok değil, bundan birkaç ay öncesine kadar tonu 300 dolar civarında olan pirincin uluslararası piyasalardaki fiyatının 1.000 doları bulmasına sebep olabiliyor.
  • Avrupa Merkez Bankası'nın geçen yıl yayımlanan'Finansal İstikrar Raporu'nda, dünya ekonomisinin karşı karşıya kaldığı en büyük tehlikelerden birisi olarak tanımlandılar. Yine geçen yıl düzenlenen G-7 Zirvesi'nin gündeminde baş sıraya oturmayı başaran 'hedge fonlar', gizemli yapıları ve inanılmaz hareket kabiliyetleriyle artık sadece ekonomi bürokratlarının değil, devlet başkanlarının da korkulu rüyası haline geliyor.
  • Eski Merkez Bankası Başkanı Yaman Törüner, hedge fonların birçok merkez bankası başkanı için artık bir kâbus haline gelmeye başladığını ifade ediyor. "Bu fonların yüksek hareket kabiliyetleri, merkez bankası başkanlarını tedirgin ediyor."
  • Fazla getiri elde etmek için fiyatları suni olarak yükseltiyorlar... Fatih Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr Vildan Serin, Rekabetin artmasıyla birlikte fon toplamak giderek zorlaştı ve hedge fonları yöneten büyük oyuncular, yüksek getiri vaadini karşılayabilmek için spekülasyondan manipülasyona kaymaya başladı."

Tamamını buradan okuyabilirsiniz...





Konu ile ilgili diğer bağlantılar...


Ülkelerin kaderi artık Hedge Fonların elinde. (Radikal)


  • Hedge fonların kralı Soros. 1990'lı yılların başında piyasaların en büyük hedge fonu olan Quantum Fund'un kurucusu, patronu olan ve "para sihirbazı" olarak tanınan George Soros, bu tür fonların "piri" olarak görülüyor. Amerikalı yazar Robert Slater "Soros" adlı kitabında George Soros'u "hedge fonun kralı" diye tanımlıyor. Slater, sözkonusu yazısında Soros'un Amerika'da yılda 1 milyar doların üzerinde para kazanan ilk kişi olduğunu belirtiyor. Tabii Soros, 6 Eylül 1992 yılında İngiltere Merkez Bankası'na karşı oynadığı ve bir günde 1 milyar pound kazandığı dönemden sonra "para sihirbazı" nitelemesini hakketti. Tarihe "kara Çarşamba" olarak geçen bu olay sonrasını Slater şöyle tanımlıyor: "Soros 2 milyar dolara yakın bir kazanç yaratmıştı. 1 milyar doları pounttan ve diğer 1 milyar doları İtalyan Lireti, İsveç Markı ve Tokyo hisse senedi piyasasından gelmişti. Böyle bir başarıda Soros hariç çok az insan bir şişe şampanya açmayı reddederdi. Soros ise diğer insanlardan daha iyi ve daha büyük oynadığını söylüyordu."

Hedge Fund/Fon (Ekşi Sözlük)
  • Hedge fundlar buyuk yatirim bankalarinin en buyuk gelir kaynaklarindan birini olusturur. ozellikle abd'de internet firmalarinin halka acilma cilginligi yasanirken, goldman, merrill, morgan vb, kurumlar, hatirli musterileri olan hedge fundlara halka ornegin $10 acilan hisseleri verip acilis gunu $100 gibi fiyatlara satmalarini saglamislardir( ornek: freemarkets(fmkt) ipo'su $16'ken $250 gibi bi fiyatla acilip $400 gibi rakamlara gitmisti). ote yandan bir suru arastirma raporunu ve rating haberlerini bunlara onceden verip, borsada helal :=( kazanc saglamalarinda da vesile olurlar.

9 Mayıs 2008 Cuma

Myanmar (Birmanya) : Bu yüzyılın felaketinden çok acı 2 kare...

Gerçekten de bu yüzyılın en büyük felaketi.Aşağıdaki bağlantıda 22500 ölüden bahsediliyor ama son haberlerde 100.000 ölü rakamlarından bahsediliyor. Büyük felaket, büyük acı.İmkanı olanlarımızın bir şekilde yardım etmesi lazım.
Olmayanlarımız ise Dualarımızla felaketzedelerin yanında olmalıyız.



(Fotograflar Bu Blog 'dan Alınmıştır)


Uydu fotografından fırtına.

(Foto : CnnTürk)



Bağlantılar :
Myanmar'daki kasırgada 22 bin 500 ölü...
(CnnTürk)
Myanmar Hakkında Ayrıntılı bilgi...
(Vikipedia)

6 Mayıs 2008 Salı

ALINTI : AKP demokrat değil anladık, peki siz? (Yıldıray Oğur/Taraf)

AKP demokrat değil anladık, peki siz?

Self-Oryantalizmin her çeşidinden, “doğu, şark zihniyeti” gibi laflardan, “bizden adam olmaz” klişelerinden hiç hoşlanmam. Ama 1 Mayıs meydan savaşını müteakiben kendimi bu “Türklere demokratlığı anlatmak ne kadar zormuş” demekten de alamıyorum.
Önce AKP’li ilan etmelerinden fena halde korktuğum cenaha ifademi vereyim: 1 Mayıs’ta İstanbul’da yaşananlar hiçbir şekilde kabul edilemezdi. Başbakan’ın “Ayaklar baş olursa kıyamet kopar” sözünden başlayarak izlediği son derece elitist, sağcı, jakoben tavır polis şiddetine cevaz verdi. Yetti mi? Bunun aksini iddia edenlerin “Provokasyon olacaktı”, “Ama sendikaların da bu Taksim fetişizmi” gibi açıklamaları da hakkaniyet duygusunu yitirmemiş kimse tarafından ikna edici bulunamaz.
Ama tüm bu haklı eleştiriler, bir darbenin içinden geçerken kimseye de “AKP’nin demokratlık maskesi düştü, bundan sonra başına ne gelse haktır” deme hakkını da vermez. En azından bu eleştiri AKP’nin maruz kaldığı darbeye karşı çıkma konusundaki kararlılığı azaltan karşı bir siyasi hamleye malzeme yapılamaz.
Yapılırsa işte bu da en hasından ‘kendine demokratlık’ olur ve bu kez sizin demokratlık maskeniz düşer.
AKP’den faşist, muhafazakâr otoriter parti çıkartma azmi, CHP’den de demokrat sol bir parti çıkartma konusundaki sonsuz iştiyak biliniyor.
AKP de bu konudaki doymak bilmez iştaha doğru alevli meyve tabakları gönderip durmakta. CHP ise kapısında “ne olur çağdaş sosyal demokrasi” diye yatıp kalkanları da pek takmadan gittikçe faşizan bir yere doğru kayıyor.
Ama AKP’nin demokratlık maskesini düşürme konusundaki hevesin tersi CHP’nin suratından atıp durduğu demokratlık maskesini yeniden yerine takmak için devrede.
O yüzden esas can alıcı soru, cevabı olmayan, olmadığı için de hiddetlendiren, bütün bu ‘AKP’nin demokratlık maskesini her fırsatta düşürmeye çalışma azminin’ sebebi olan soru şu: Bırakın kimseye demokratlık sözü vermemiş bir kitle partisi olan AKP’nin demokratlığını, peki siz demokrat mısınız.
İşte AKP’nin maskesini düşürüp, demokratları AKP’ye destek veren saflar olarak köşeye sıkıştırma telaşının nedeni kimsenin bu soruya verecek açık ve dürüst bir cevabının olmamasıdır.
1 Mayıs üzerine “AKP’nin demokratlığı buraya kadarmış” diye manşet atan Radikal gazetesi çok iyi biliyor ki, 41 çalışanını sorgusuz sualsiz işten attığı gün, sonrasında Genel Yayın Yönetmeni’nin darbeye hazırlık operasyonları olarak nitelendirdiği Cumhuriyet Mitingleri’ni “Her yer kırmızı beyaz” diye coşkuyla verdiği gün, darbeye meşruiyet zemini sağlamaya çalışanların ılımlı İslam argüman sepetine “Denizli’de Ilımlı İslam” manşetiyle destek attığı gün kendilerinin demokratlık maskesi de yerlerde sürünmüştü.
Üç-beş tane kız öğrencinin başörtüsüyle üniversiteye girebilmesine bile tahammül edemeyip laiklik tehlikede trenine atlayarak ‘üçüncü yollara’ sapan sol demokrat yazar çizerler çok iyi biliyor, AKP gibi kendilerinin de kriz zamanlarında sadece “kendilerine demokratlık”ları nüksetmekte.
Bundan yedi-sekiz ay önce çoğunluğunun emekçi olduğu kitleler kastedilip “Bidon kafalı”, “Göbeğini kaşıyan adam” diye hakaretler edilirken, “halkın oyunu üç beş kilo kömüre, şekere sattığı” söylenip, “çobanlarla profesörlerin eşit oy hakkı olması” üzerine türlü saçma kelam edilirken sesini çıkarmayan o kitlelerin temsilcisi sendikaların, şimdi Başbakan’ın aynı elitist dille “Ayaklar baş olursa kıyamet kopar” sözlerine hiddetlenmeleri de vicdanları pek tatmin etmiyor.
“AKP’nin demokratlık maskesi düştü, hadi bakalım şimdi ne diyeceksiniz, siz saf saf AKP’nin peşine takılanlar”diye demokratları köşeye sıkıştırdığını zannedenlere de denecek ilk söz “Size de Günaydın” olsa gerek.
Kim AKP’nin demokrat bir parti olduğunu söylemişti ki? AKP’nin kendisinin bile böyle bir iddiası yokken hem de. AKP halkın yarısının oyunu almış bir kitle partisi. Milliyetçilerden, dindarlardan, işçilerden, patronlardan, ayaktan, baştan oy almış bir parti. Ve AKP herkese özgürlük, herkese demokrasi, işçilere 1 Mayıs’ta Taksim’i vaad ederek almadı o oyları.
Yani asıl saflık darbecilerin, Ergenekoncular’ın, siyasetten ümidi kesmişlerin kol gezdiği bir siyaset arenasında AKP’ye sadece siyaseti savunmak rolü kaldı diye ondan İngiliz Liberal Partisi olmasını, Alman Hür Demokrat Parti gibi davranmasını beklemekti.
Zorunlu bir demokratlık AKP’ninki. Siz demokrat olamadığınız için AKP demokrat. Cumhuriyet mitinglerinde, 367 skandalında, başörtüsü tartışmalarında siz ‘kendinize demokrat’ olduğunuz için de AKP ‘kendine demokrat’. Ona kızmaya hakkınız yok.
Şaşırmayın da. Siyasetin ilkel darbe, derin devlet cenderesinde olduğu bir ülkede demokrasi de bu kadardır, demokratlık da bu kadar.
Bu ülkede siyaset o kadar temel meseleler üzerinden tartışılıyor ki herkese eşit oy hakkını savunmak, parlamentoya inanmak, darbe olmasın diye bağırmak, Kürtler de vardır demek bile adınızın ‘demokratlar’ arasına yazılması için yeterlidir.
Yani demokratlık çıtamız çok aşağılarda. AKP’nin de demokratlığı da oralarda seyredince ne diye şaşırdınız?
Askerî vesayetin başımızda sallanıp duran demoklesin kılıcına karşı, Ergenekoncular’ın baltalarına karşı bir savunma kalkanı AKP’nin demokratlığı. Kendini güvende ve güçlü hissettiği anda ağırlığı altında ezildiği, vücudunu yorgun bırakan o kalkanı çıkarıyor, hepsi bu. Mesela baş olamayacak ayaklar olarak gördüğü güçsüz işçilere karşı.
Sokaklara düşmüş, kimsenin sahip çıkmadığı, cami önüne bırakılmış demokratlığı AKP kucağında buldu, sahip çıktı, kalacak yer, yemek ve üst baş verdi. Ama onun çocuğu, değil demokratlık, evlatlık bile edinemedi hâlâ. İlişkileri çok eğreti. Bir taraftan sokağa bırakmak vicdanına sığmıyor, ama öteki taraftan da evin diğer çocukları bu yeni yetim çocuktan pek hoşlanmıyorlar, evde hır gür çıkıyor sürekli. Huzursuzluk sürerse de her an bir yetimhanenin önüne bırakabilir.
Yani siz bırakın AKP’nin demokratlığa üvey evlat muamelesi yapmasını, vicdansızlığını. Peki, siz bakabilecek misiniz bu çocuğa, evinizi açıyor musunuz, diğer çocuklarınızdan ayırmayacağınıza söz verebilir misiniz? Onu evlatlık olarak alır mısınız?

Yıldıray Oğur / www.taraf.com.tr

2 Mayıs 2008 Cuma

ALINTI : 1 Mayıs'ların bayram olarak kutlanılma ihtimali neredeyse yok oldu.

"Anlamadığım ben de işçiyim, bunlar mesai saatleri içerisinde nasıl eylem yapıyorlar, acep 1 Mayıs tatil de bizim mi haberimiz yok"

  • 1 Mayıs'ın artık "kaybedilmiş bir bayram" oldu.
  • 1 Mayıs günü zihinlere eli sopalı, cepleri taş dolu küçük grupların bir günlüğüne şehri esir aldığı belalı bir gün olarak kazındı artık.
  • Sendika denen örgütlerin temsil iddiasında oldukları kitleden hem madden hem de manen tamamen kopuk oldukları; onların ne çıkarlarını, ne özlemlerini ne de hayallerini hiçbir şekilde temsil etmedikleri gerçeği...

İnsanda biraz basiret olur; hele ülkeyi yönetme noktasına gelmiş bir partide sorumluluk alanlarda mutlaka olur, olmalıdır...

Günlerdir çağrılar yapılıyor hükümete; gel diretme; bütün tedbirlerini al, Taksim Meydanı'nı işçi bayramına aç; provokasyon yasaklamakla engellenmez, tam tersine bu yasak provokasyonlar için zemin yaratır deniyor. Demokratik devlet, gücünü gösterecekse demokratik bir hakkı engellemek için göstermez; o hakkın kullanımı için güvenlikli ortam yaratarak gösterir, deniyor. Ama ne fayda... Hükümet kös dinliyor... Ve şimdi eminim, ortaya çıkan bilançonun altında nasıl kalkacağım diye kara kara düşünüyor.

İnsanda biraz basiret olur, hele hele koca koca kitle örgütlerinin önderiyim diye ortaya çıkanlarda mutlaka olur, olmalıdır... Yazıya başladığımda önümde duran "son dakika" haberinde DİSK'in Taksim'e yürümekten vazgeçtiği açıklaması vardı... Bu liderlik midir şimdi? Günlerdir "İnadına Taksim" diye direttikten, gerginliği arttırabildiğin kadar arttırdıktan sonra, sabahtan beri eli taşlı kalabalıklarla polisi çatıştırabildiğin kadar çatıştırdıktan sonra, yüzlerce insanın yaralanmasına, göz altına alınmasına, koca bir şehrin terörize olmasına yol açtıktan sonra, "Vazgeçtim" demek iş midir?

Her iki taraf da bu basiretsizliğin bedelini toplum nezdinde, kendi tabanı nezdinde, üyesi nezdinde ödeyecek... Ama bedel nasıl bölüştürülürse bölüştürülsün değişmeyecek şeyler var ki bunların başında, 1 Mayıs'ın artık "kaybedilmiş bir bayram" oluşu geliyor. Evet, dünyada nasıldır, nasıl kutlanır ayrı mesele, ama bizim burda artık 1 Mayıs'ların bayram olarak kutlanılma ihtimali neredeyse yok oldu.

1 Mayıs günü zihinlere eli sopalı, cepleri taş dolu küçük grupların bir günlüğüne şehri esir aldığı belalı bir gün olarak kazındı artık. Tabii bir başka gerçek de bir kez daha serildi gözlerimizin önüne: Sendika denen örgütlerin temsil iddiasında oldukları kitleden hem madden hem de manen tamamen kopuk oldukları; onların ne çıkarlarını, ne özlemlerini ne de hayallerini hiçbir şekilde temsil etmedikleri gerçeği... İnternetteki 1 Mayıs haberlerinin altında yer alan okur yorumlarında bir işçi bu şöyle yazmıştı: "Yav, anlamadığım ben de işçiyim, bunlar mesai saatleri içerisinde nasıl eylem yapıyorlar, acep 1 Mayıs tatil de bizim mi haberimiz yok"


1 Mayıs 2008 Perşembe

Özeleştiri Tesbiti 2 : İşimize gelen bir İslâm türetme deliliğini ve beyinsizliğini bırakalım ...

Müslümanlık sadece namaz ve oruçtan ibaret değildir.

MÜSLÜMAN ve PARA

SAKIN bir kimsenin "sadece" namazına ve orucuna bakarak onun hakkında kıymet hükmü vermeyin. Onun iyi, sağlam, güçlü, güvenilir bir Müslüman olup olmadığını anlamak istiyorsanız, mutlaka ve mutlaka para ve menfaat ile alakalı muamelelerine ve "mâlî" ahlâkına bakınız. Müslüman elbette namaz kılar ve oruç tutar, lakin bunlar onun gerçek ve üstün Müslüman olup olmadığını anlamaya ve bilmeye yetmez. İlle de para, ille de dolar ve euro, ille de menfaat imtihanına ve araştırmasına tâbi tutacaksınız.

Borç aldı, (ödeyecek imkanı olduğu halde) ödemiyor. O kötü bir Müslümandır.

Para ve menfaat onun için din iman haline gelmiştir. Sakın o fâsık ve fâcirin namazı ve orucu seni aldatmasın. Sonra çok zarar ve ziyana uğrarsın.

İyi, ahlâklı, faziletli Müslüman senet verirse günü geldiğinde öder. Çek imzalarsa, o çek karşılıksız çıkmaz. Bırakın senedi sepeti, Müslümanın sözü yazılı senetlerden ve evraktan daha üstündür. O, söz verdi mi, sözünü yerine getirir.

Müslüman kesinlikle haram yemez. Bütün haram kazançlar domuz eti, lâşe gibidir. Hiç Müslüman bunları yer mi?

Dinimiz "Zaruretler mahzurlu/haram şeyleri mübah kılar" kaidesini koymuştur. Açlıktan ölmek durumuna gelmiş bir kimse, yiyecek başka bir şey yoksa, ölmeyecek kadar domuz eti yiyebilir, susuzluktan telef olmayacak miktarda şarap içebilir... Zaruret halinde bile "ölmeyecek kadar" şartı ve sınırı vardır. Peki, hiçbir ihtiyaçları olmadığı halde haram yiyenlere ne demeli...

Bir kimse ile dost mu olmak istiyorsunuz. Ona borç verin. Vadesinde parayı geri getirirse onunla dost olabilirsiniz. Getirmezse, kaçın bucak bucak ondan.

Bir adamın ne mal olduğunu anlamak mı istiyorsunuz? Onunla küçük bir ticaret, özel bir ortaklık yapın. Kısa zamanda içyüzü anlaşılır.

Birine bir emanet verin, bir müddet sonra iadesini isteyin. Bakalım ne olacak? İade ederse ne âlâ, etmezse o bir münafık ve fasıktır.

Müslüman elbette ticaret, sanayi, ziraat, hayvancılık, esnaflık, zanaatkârlık, hizmet yapar. Ama nasıl yapar? Müslümanca yapar.

Devletin ve belediyelerin bütçelerini hortumlayanlar iyi Müslüman değildir.

Haram yiyenler iyi Müslüman değildir.

Saçı bitmedik yetimlerin, fakir halkın hakkını yiyenler âsi, fâsık, fâcir, günahkâr, şaqi, şerir ve rezil kimselerdir.

Dünyayı çok sevenlerde hayır ve yümn (Başucunuzda mufassal bir Türkçe lügat bulunsun...) yoktur. Ed-dünya cifetün ve tâlibüha kilabun... Dünya bir laşedir, taliplileri köpektir.

Müslüman niçin zengin olur? Daha fazla hayır hasenat, daha fazla mâlî ibadet, daha fazla sevap kazanmak için... Nemrud ve Firavun gibi dünya saltanatı sürmek için değil.

Namuslu, şerefli, ahlâklı, faziletli, karakterli Müslüman ihalelere fesat karıştırmaz.

Rüşvet almaz.

Komisyon almaz.

Şaibeli, kara, kirli, necis servetler edinmez.

Benim yaşım ilerledi, çok şeyler gördüm. 1950'lerin başları... Dinî bayramlardan biri yaklaşıyor. Sultanhamamında kumaş ticareti yapan Hacı Beylerden biri, soruyor: "İmam-Hatip mektebinde kaç öğrenci var?.." Binden fazla diyorlar. Hacı Bey: "Hiç gecikmeden orada okuyan her çocuğa en iyi kumaştan ısmarlama birer kat elbise diktirelim..." diyor ve bu sözünü yerine getiriyor.

Müslüman zengin böyle olmalı.

Dünyanın 100 büyük Firması listesinde yer alan İKEA'nın sahibi, dolar milyarderi İsveçli zengin 13 yaşındaki eski bir Volvo ile geziyormuş. Bu adam gerçekten zenginmiş. Serveti onu kudurtmamış, çıldırtmamış, azdırmamış.

Zengin Müslüman bir emanetçi olduğunu bilir ve serveti ile fahr etmez, gururlanıp kibirlenmez.

Müslüman zenginlerin işleri dünyada da zor, ahirette de zor. Ahirette hesap kitap var. Dünyada ise, başlarına tebelleş olup onlardan para sızdırmaya çalışan şahıslar, cemaatler...

Zenginlerin servetlerinin zekatında fakirlerin, miskinlerin, muhtaçların hakları var. Bu zekatlar doğru dürüst, yerli yerinde dağıtılsa ülkemizde bir tek sefil vatandaş kalmaz. Ne yazık ki, birtakım cemaatler zekatlara bile göz dikmişlerdir. Neymiş efendim, hazret-i Hazret böyle istiyormuş. Yahu bu Hazret mutlak müctehid midir, din imamı mıdır? Hangi hakla ve selahiyetle zekatlara göz dikiyor?

Bendeniz bir zengine gitsem (gitmem ya) çok hayırlı bir iş veya mutlaka yardım edilmesi gereken bir öğrenci için birkaç bin lira istesem; bu küçük meblağın bir kuruşunun bile zimmetime geçmeyeceğine dair garanti versem, bu isteğim gerçekleşmez. Son yedi- sekiz sene içinde Kosovalı bir genç İmam-Hatip mektebinde, sonra İlahiyat Fakültesinde okudu. Kosova'daki ailesi fakir, burada bir kuruşluk geliri yok. İnanıyor musunuz bu muhtaç gence bir tek burs bulamadım. Sağdan soldan zekat ve yardım toplayıp zaman zaman eline bir miktar para verebildim.

Türkiye'de İslâmî kesimde para kazanmanın yolları yok değil. Mesela bendeniz şöyle bir kitap yazıp yayınlasam: "Efendim ben şimdiye kadar Hazretlerin Hazreti Filan kişi hakkında birtakım tenkitler yapıyordum. Meğerse onu tenkit etmekle çok büyük ve affedilmez bir hata ve günah işliyormuşum. Şimdi bunun farkına vardım, Tevbe ediyorum. Hazretlerin Hazreti çok büyüktür. O hiç yanlış yapmaz. Herkes onu desteklemekle, ona para vermekle mükelleftir. O ne söylerse doğrudur, ne yaparsa isabetlidir. O masumdur..."

Kitap kısa zamanda birkaç yüz bin nüsha satar, imza günleri tertiplenir. Taraftarlar kuyruğa girerler. Eskiden, tenkit ve uyanlarım yüzünden bana düşman olanlar ellerimi öperler.

Ölürüm de böyle yapmam. Dünyalık elde etmek için kalemimi ve vicdanımı kiralayıp satmam.

Benim çocukluğumda ve gençliğimde bugün olduğu gibi anormal ve akıl almaz bir zenginlik yoktu. Ahir zaman alameti kısa bir müddet içinde dehşetli bir zenginlik oldu.

Müslümanlar bu zenginlik imtihanını kazanabildiler mi?

Şeytanın tuzaklarına düştüler.

Saray yavrusu müzeyyen meskenler.

Lüks mü lüks yazlıklar.

Lüks ve gösterişli dabbeler/binitler.

Lüks giyim kuşam, lüks yeme içme, lüks dekorasyon... Herifler börek ve tatlı alırken bile lüksünü alıyor.

Servetli kişilerin cep telefonları ne kadar lüks...

Kanaatli, iktisatlı, zahidane bir hayat onları utandırıyor.

Serveti olup da yirmi bin liralık bir otoya binen gördünüz mü? Peki, İsveç'in dolar milyarderi mobilya kralı (İstanbul'da da satış yeri var) niçin 13 yıllık eski bir Volvo ile geziyor?

Hindistan'ın Sih dinine mensup sarıklı, sakallı bir başbakanı var. İktidara geçer geçmez, lüks ve zırhlı makam otomobillerini bir kenara koydu ve kendi ülkesinde üretilmiş eksi Moris otomobilleriyle gezmeye başladı. O mu akıllı ve faziletli, bizim lüks ve gösteriş hastaları mı?

Evet, Müslümanlık sadece namaz ve oruçtan ibaret değildir. Namaz ve orucun yanında yüksek ahlâk, yüksek karakter, fazilet ve hikmet de olacaktır.

Sonradan görmeler, ne oldum delileri, türediler İslâm'ı temsil edemez.

Haram yakar.

Kibir ve gurur yakar.

Büyüklük Allah'a mahsustur. Kendilerini dev aynasında görenler büyük değil, küçüktür.

İşimize gelen bir İslâm türetme deliliğini ve beyinsizliğini bırakalım da gerçek İslâm neyse onu öğrenelim, onu yaşayalım, onun hükümlerine uyalım.Ashabın büyüklerinden, Peygamberimize hizmet etmiş Enes radiyallahu anh âhir ömründe Şam'da yaşarken söyle dermiş: İslâm'dan bir namaz kaldı. O da ism ve resm olarak...

Alıntı : Mehmet Şevket Eygi


Özeleştiri Tesbiti : Müslümanlık, işten kaytarmanın, tembelliğin, işini kötü yapmanın mazereti olabilir mi ?

Ahmet Altan’dan sufi meşrep bir yazı :

Ahmet Altan, kimi zaman yazdığı yazılarla dindarların gönlünde yer etti. “Sınırda” başlığını taşıyan bu yazısı, kimilerini belki kızdıracak ama sufi meşrep ancak böyle güzel anlatılabilir.

Sınırda

İbadetine düşkün ulu bir kişi, kalabalıkların arasında Allah’a ulaşmakta, gerektiğince ibadet etmekte, bütün ruhunu, bütün varlığını Allah’a adamakta zorluk çektiğine karar vererek çöle çekilmiş.

Günler, haftalar, aylar, yıllar boyu bir yudum su, bir tane hurma ile beslenip bütün vaktini ibadetle geçirmiş.

Rüzgarın sesini, kumun kımıltısını, vahadaki ağacın büyümesini dinleyip kurtla kuşla konuşmayı öğrenmiş.

Tanrının yarattıklarıyla bütünleşmiş.

Bu dünyayı ve öte dünyayı düşünmüş.

Bilgeleşmiş.

Hırstan, ihtirastan, zaaflardan arınmış.

Ondan feyz almak için ziyaretçiler gelmeye başlamış.

Bildiklerini onlara da anlatmış.

Zamanla ünü yayılmış.

Gelenleri, sevenleri artmış.

Bir ramazan günü onu başkente davet etmişler.

Bir eşeğin sırtında şehre gelmiş.

Kalabalıklar karşılamış onu.

Saygıda hiç kusur etmemişler.

Elini, eteğini öpmüşler.

Ağırlamışlar.

Ertesi gün, çöle dönmek için şehirden çıkmaya hazırlanırken bütün ahalinin onu uğurlamak için şehrin kapısına toplandığını görmüş.

Çiçekler atıyorlar, ona dokunabilmek, elini öpebilmek için birbirlerini çiğniyorlarmış.

Ulu ihtiyar elini heybesine sokmuş, bir dilim ekmek çıkarmış.

O ramazan günü herkesin gözü önünde ekmeği ısırmış.

Derin bir sessizlik olmuş.

Sonra “defol ihtiyar zındık, oruç yiyor bu sahtekar” diye bağırarak onu yuhalamaya koyulmuşlar.

Taşa tutmuşlar.

Kalabalık dağılmış.

O, tek başına çölün yolunu tutmuş.

Bir adam takılmış peşine.

Demiş ki, “Ben seni tanıyorum ihtiyar, seni biliyorum, sen Allah korkusu olan birisin, neden oruç yedin herkesin gözü önünde?”

İhtiyar cevap vermemiş.

Ama adam peşini bırakmıyor, sorduğu sorunun cevabını öğrenmek istiyormuş.

Sonunda ihtiyar dayanamayıp anlatmış:

- Öylesine bir sevgiyle ve saygıyla uğurluyorlardı ki beni bir an onlara kapılıp kendimi önemsediğimi hissettim… Biraz daha devam etselerdi böbürlenecek, kendimi onlardan üstün görecek ve orada kalmak isteyecektim… Ekmeği ısırdım ki beni taşa tutsunlar, ben de bu boş böbürlenmekten, bu yersiz gururdan ve kibirden kurtulayım… Şimdi artık yeniden kim olduğumu, aciz, sıradan bir kuldan başka bir şey olmadığımı biliyorum… Çöle dönebilirim.

Bu, Müslüman geleneğin içinden süzülmüş eski bir mesel.

Müslümanlığın incelmiş yüzünü, şekilciliğe teslim olmayan derinliğini anlatıyor.

Biz ise kaba dindarlığın revaçta olduğu günlerde yaşıyoruz.

Tevazudan uzak bir kibir birçok dindarı esir almış gibi görünüyor.

Geçen gün aralarında Mehmet Altan’ın, Ferai Tınç’ın, Oral Çalışlar’ın, Mete Çubukçu’nun da bulunduğu bir grup, Suriye’de mülteci kamplarını ziyaretten dönüyordu.

İftar vaktine yakın Suriye sınırına geldiler.

Antep’ten binecekleri uçağı kaçırmamak için acele ediyorlardı.

Tam iftar saatinde sınırın Suriye tarafından geçtiler.

Oradaki görevliler bir yudum suyla oruçlarını açıp işlerine devam ediyorlardı.

Ama sınırın Türkiye tarafında kimse yoktu.

Görevliler, sınırı bırakıp iftara gitmişlerdi.

Bizim sınır kapısının önünde kuyruklar uzuyordu.

Gazeteci grubun, “görevlilerin bulunması için” ısrar etmeleri üzerine biri gidip durumu görevlilere haber verdi.

Bir görevli söylenerek geldi.

“İnsan iftar vakti orucunu açarken rahatsız edilir mi” diyordu.

Hem görev yerini bırakmıştı, hem de dindarlığını herkesin gözüne sokuyordu.

Dini, dindarlığı insanlara öğretmek benim gibi bir inançsıza düşmez ama…

Ben dinsizsem de dinden uzak değilim.

Müslümanlık hakkında bir fikrim var.

Benim bildiğim dinimizin en temel öğütlerinden biri “güzel ahlak”tır.

İnsanın görevinin savsaklamasının, başkalarının hayatını zorlaştırmasının “güzel ahlakla” bir alakası var mı?

Orucunu tutan kendi için tutar, hatta tanıdığım iyi Müslümanlardan gördüğüm kadarıyla mümkün olduğunca “niyetli” olduğunu söylemekten kaçınır, bunu duyurmanın bir kibir, bir gösteriş olmasından korkar.

Bir müminin tevazuu da bunu gerektirir.

Bu bizim sınır görevlilerinin gösterişçiliği, oruçlu olduğunu dünya aleme ilan etmekteki görgüsüz çabası ne peki?

Ne zamandan beri bir Müslüman ibadet için “işini” ihmal ediyor?

“Çalışmanın” ibadetin parçası olduğunu anlatan dinimize ne oldu?

Müslümanlık, işten kaytarmanın, tembelliğin, işini kötü yapmanın mazereti olabilir mi?

Aynı olayı, geçen gün Hürriyet’in manşetinde de gördük.

Başbakanlığın önündeki görevliler işlerini bırakıp iftara gitmişlerdi.

Bunlara baktığınızda, neredeyse Müslümanlıkla aldırmazlığın aynı anlama geldiğine inanacağız.

Dünyanın her yanında sosyolojik tezlere temel olan bir “Protestan ahlakı” var da bir Müslüman ahlakı yok mu Allah aşkınıza?

Bu nasıl kaba bir dindarlık?

Bu nasıl bir gösterişçilik?

Biz dinimize yabancı bırakıldık diye düşünüyorum bazen.

Müslümanlığın sadece şeklini öğrenip özüne boş verdik.

“Güzel ahlakı”, “çalışmanın ibadet olduğunu”, “bir insanı öldürenin bütün insanlığı öldürdüğünü” unuttuk.

Müslüman ahlakından uzak Müslümanlar çıktı ortaya.

Cinayetleri alkışlayan Müslümanları bile görüyoruz.

Her dinin bir özü, bir felsefesi vardır.

Bizim dinimizin özünü, felsefesini bulabileceğimiz tasavvuf pek anlatılmıyor insanlarımıza.

Ya dinden korkuyoruz ve onu irticayla bir tutuyoruz ya da dindarlığı kaba bir gösterişçiliğe, bir böbürlenmeye çeviriyoruz.

Bizim dindarlığımız, bunun ikisi de değildir.

Allah’a kavuşmak için “cennetten bile vazgeçen” bir dindarlığın, “bana seni gerek, seni” diyen mutasavvıf ozanların toprağı burası…

“Bir kez gönül yıktın ise

Bu kıldığın namaz değil

Yetmiş iki millet dahi

Elin yüzün yumaz değil”

Yunus Emre’nin yedi yüz yıl önce yazdığı bu şiirden bugünlere mi geldik?

Bir “gönül yıkmanın kıldığın namazı sakatladığını” söyleyen Müslümanlıktan, “iftar” için insanları bekletip gönül yıkan gösterişçi Müslümanlara…

Nasıl acıklı bir yolculuk bu?

Ne oldu o Müslümanlara, nereye gitti onlar?

“İşini doğru yapmayı,” “gönül kazanmayı” ibadet sayan bir dindarlıktan buralara mı geldik?

Böbürlenmekten korktuğu için ramazanda oruç yiyip taşlanan bir pir beklemiyoruz elbet ama kalabalıkların alkışını almak için orucunu bu kadar gürültülü tutan Müslümanlıktan da biraz utanıyoruz doğrusu.

Ben, ahlaklı ve dürüst olabilmek için dinini, kültürünün bir parçası yapmış bir toplum olmamız gerektiğine inananlardanım.

Dininden korkmayan, diniyle barışık, dinini bilen bir toplum olmamızı arzularım.

Gerçek dindarlığın, gerçek bir tanrı sevgisinin insanı incelttiğini, zarafetini arttırdığını, onu hoşgörülü ve mütevazı kıldığını düşünürüm.

“Sen cennetini isteyene ver” diyecek bir cesaret kazandırdığına iman ederim.

Gerçek dindarlık o Çin meselinde olduğu gibidir benim için:

Bir adam okçu olmak istiyormuş… Bir okçu ustasının yanına çırak olmuş.

Beş yıl geçirmiş orada.

Bir gün ustası demiş ki “Benden öğreneceğini öğrendin, benim bildiğim bu kadar, var git artık sen de usta bir okçusun.”

“Yok” demiş adam, “ben daha fazlasını öğrenmek isterim.”

“Öyleyse falan yerde bir usta var, onun yanına git.”

Adam beş yıl da o ustanın yanında kalmış.

Sonunda o da “Bütün bildiklerimi öğrettim sana” demiş.

Adam “Bu bana yetmez” demiş.

Oradan başka bir ustanın yanına gitmiş… Oradan başka bir ustanın yanına daha…

Sonunda ülkedeki bütün ustalar ona “sen oldun” demişler, “her şeyi öğrendin.”

“Yok” demiş adam, “bu yetmez bana.”

Peki öyleyse” demişler, “bir dağın başında yalnız yaşayan bir usta var, herkesten çoğunu o bilir, onun yanına git.”

Adam yollara düşmüş, günlerce aramış, yaylalardan, ovalardan geçmiş, sonunda bir dağın başında ihtiyar okçuyu bulmuş.

Usta, bir taşın üstünde oturuyormuş.

“Bana okçuluğu öğret” demiş adam ustaya.

Usta adama bakmış.

Sonra boş ellerini havaya kaldırmış, ok atar gibi yapmış…

Ve vurulmuş bir kuş düşmüş.

İşte ben, gerçek dindarlığın, en büyük ustalık gibi, ok ve yaya ihtiyaç duymadan kuşu vurabilmek olduğuna inanırım.

Bilenler benden daha iyi bilir elbet ama sanırım tasavvuf da bunu anlatır.

Gerçek inanç, hiçbir gösteriye ihtiyaç duymadan, hiçbir şekle sığınmadan Allah’a ulaşır.

Bir çölün ortasında durur, çıplak ellerini açar ve bütün inancınla bakarsan “sevdiğine” kavuşursun.

İnanmak, kabalıktan korur insanı…

Korumalıdır da.

“Yol odur ki doğru vara

Göz odur ki Hakk’ı göre

Er odur alçakta dura

Yüceden bakan göz değil”

Biraz “alçakta durun”, “yüceden bakmayın,” dini kibre, gösterişe alet etmeyin.

Müslümanlık adına insanları dinden kuşkuya düşürmeyin.

Ve, bir inançsız kulda dini anlatma ihtiyacı uyandırıyorsanız dönüp de ne yaptığınıza bir bakın.

(Ahmet Altan 'dan Alıntıdır.)

18 Nisan 2008 Cuma

Kara Mizah Tesbiti : Transfer Haberleri Nasıl hazırlanıyor ? Bir bilenden öğrenelim... (Alıntı)

Zola'nın Cebi Kapalı

Bir Chelsea-Fenerbahçe hikayesi anlatayım ama 8 yıl öncesinden. Tarih 6 Haziran Salı. Galatasaray Parken’da UEFA Kupası’nı kaldırmış 20 gün önce. 4 sezon üstüste şampiyonluğunu kutluyor. Fenerbahçe cephesinde ise yeni sezon için transfer harekatı başlamış. Sarı-kırmızı gündemi değiştirmek lazım, yıldızların bini bir para spor sayfalarında. Manşetlerin efendisi ise Gianfranco Zola o günlerde. Chelsea’nin Abramovich dönemi öncesindeki en büyük yıldızı, taraftarın sevgilisi. "Zola Fenerbahçe’de" manşeti atmayan gazete yok gibi. Herkes Zola’nın peşinde. Çalıştığım medya grubunun spor servisinden bir arkadaş ricada bulunuyor: "Bize Zola’nın cep telefonu lazım". İtalyan futbolunu yakından takip ederim, Zola kimdir bilirim ama beraber yiyip içmişliğimiz yok ki adamla! "Zola ile konuşmamız lazım" diyor spor servisinden arkadaş. "Aradım, cebi kapalı" demekle başımdan savuşturamayağım, onu da spor müdürü sıkıştırıyor. La Gazzetta dello Sport’ta yazılarını takip ettiğim bir İtalyan gazeteciyle 1-2 kez e-posta trafiği yaşamışım; ona "beni acil ara" deyip telefon numaramı yolluyorum e-posta ile. Güzel insanlar İtalyanlar, haberin kokusunu mu alıyor nedir; 2 saat sonra çalıyor telefon. Fazla yazmasın diye direkt konuya giriyorum: "Zola’nın cebi lazım bize". İtalyan kurt tabii. “Hangi takım istiyor?” diye soruyor “Fenerbahçe” diyorum. "Menajerini arayacağım, birazdan ararım seni" diyor. Spor servisinden arkadaşla sanki Zola bizi arayacakmış gibi soruları hazırlamışız, bekliyoruz tetikte. Arıyor İtalyan: "Konuştum menajeriyle, Zola tatildeymiş Sardunya’da, cebini de açmıyormuş". Buyrun işte başa döndük, ben demiştim Zola’nın cebi kapalı diye. İtalyan gazeteci sinekten yağ çıkarma derdinde: "Fenerbahçe’nin Zola’yı alacak kadar parası var mı ki? diyor. “Olmaz mı” diyorum, işte orada film kopuyor. O sezon Zola ile birlikte İtalyan Di Matteo ve Uruguaylı Poyet, Chelsea’yi sırtlamış. "Fenerbahçe, Zola ile birlikte Di Matteo ve Poyet’i de istiyor “aslında” diye patlatıyorum "bombayı". Chelsea’nin kasası bugünkü gibi Oligark sermayesiyle dolu değil elbette. İyi teklif gelse kulübü bile satarlar. Zaten satıyorlar 3 yıl sonra! İtalyan’a “Van Basten-Gullit-Rijkaard örneğini” veriyorum nedense. "Uyum sorunu olmasın diye aynı takımdan 3 yabancının peşindeler" ile süslüyoruz haberi. Muhabir arkadaş "Zola’ya ulaşamadım" cümlesini nasıl kuracak müdürüne onun derdinde. Bense örneğini çok gördüğümüz takla transfer haberine imza atmışım şakayla karışık. Ertesi gün( 7 Haziran) La Gazzetta’da tek sütunda çok da büyük görmedikleri bir haber olarak çıkıyor: Zola- Di Matteo ve Poyet’e Türkiye’den teklif var. 8 Haziran sabahı memleketin çok satan spor gazetesini eline alanlar şu manşetle karşılaşıyorlar:" Zola ve Di Matteo Fener’de; Poyet de sırada!" Memleketi Sardunya'da şezlongunda tek derdi o tarihte bronzlaşmak olan Zola'nın bu manşetten haberi yok elbette. Di Matteo ve Poyet de kim bilir nerede tatilde? Siz Türkiye’de transfer haberleri nasıl yapılıyor sanıyorsunuz ki? Ronaldo, Henry, Trezeguet,Crespo, Adriano, Ronaldinho, Eto’o nasıl gelir ki hergün başka türlü Türkiye’ye!..

(10 Nisan 2008-Taraf Gazetesi'ndeki yazı)
Yazıyı ise Yazarın Buradaki Bloğundan Aldım.

17 Nisan 2008 Perşembe

Acı Bir Tesbit : İtalyan Barış Gelini Pippa Bacca 'yı (Giuseppina Pasqualino di Marineo) .... Sözün bittiği an...

Bu olay için Leman dergisi Hayvanlaşma Çağı diye kapak yapmış. Bence hayvanlara haksızlık ediyorlar... Bunun adı başka bir şey olmalı ama ne olduğunu, ne denebileceğini bende bilmiyorum. Ama bu kadar adiliği, bu kadar bayalığı yapan bir insan... bir hayvan değil...



(Aşağıda Eğitilememek adlı Kinaye gruptan bir alıntı.)

EĞİTİLEMEMEK...

Barış Gelini" Pippa'yı otobanda koruyamadık. Güldünya'yı hastanede, diş hekimi Zekiye'yi de muayenehanesinde koruyayamıştık. Serpil öğretmeni annesinin yanında bile koruyamadık.. Daha kötüsü,bu ay tecavüz edilip, tecavüzcüsü ya da kurtulursa da ailesi tarafından öldürülecek ve şu anda bundan haberi olmadan yaşayan sıradaki onlarca kadını koruyabilecek miyiz? Ne yazık ki hayır!.. Çünkü sorun güvenlik sorunu değil ki.. Öyle olsa ne kadar kolaydı!..

(Fotograflar ve Karikatürler İnternetten)

13 Nisan 2008 Pazar

Güzel Bir Tesbit : TOKİ’nin kentleri..

Tarih: 10 Nisan 2008 Kaynak: Türkiye Yazan: Bekir Yeniay, Ziya Sandıkçıoğlu


Türkiye’yi şantiye alanına çeviren Toplu Konut İdaresi, hem şehirlerin modern yüzü oluyor, hem de milyonlarca insanın ekmek kapısı...

Hedefe Doğru: 12 Şehir Daha Geliyor
Gecekondu sahiplerinin ilk başlarda art niyetli kişilerin kışkırtması sonucu kendilerine zorluk çıkardığını belirten TOKİ Başkanı Erdoğan Bayraktar, “Şimdi benim evimi de devlet yapsın diye ayağımıza geliyorlar” dedi.

Büyük kentlerdeki çarpık yapılaşmanın çözümü olan kentsel dönüşümde Başbakanlık Toplu Konut İdaresi (TOKİ), en önemli aktör olarak öne çıkıyor. Türkiye’de bir uçtan bir uca kentsel değişim, dönüşüm projeleriyle yüz binlerce konuta bir anda imza atan TOKİ, şimdiye kadar ülke genelinde 904 şantiyede 280 binden fazla konut üretti. Türkiye’nin bütün illerinde faaliyet gösteren TOKİ’nin yeni hedefi ise 500 bin konut.
TOKİ projeleri özellikle son yıllarda inşaat sektörünü âdeta şaha kaldırdı. Sadece TOKİ projelerinde 800 bin kişi istihdam ediliyor ve bundan 3.2 milyon kişi ekmek yiyor. Bu projelerden yaklaşık 300 alt sektör besleniyor. İşçisinden sıhhi tesisatçısına, tuğlacısından halıcısına ve boyacısına kadar herkesin işleri açılmış durumda.

Alıntıdır. Buradan tamamını okuyabilirsiniz.

8 Nisan 2008 Salı

Durum Tesbiti (Alıntı) : Hasan Kaçan - Çocuktum Ufacıktım... (Edep)

Dokuz- on yaşlarında falandım.O yaşlarda çok dolanırdım.

Okul harçlığımı çıkarmak için, İstiklal Caddesinde, şimdiki 'Atlas' sineması'nın önünde kapsız 'Teksas- Tommiks' satardım.

Bir gün, bir adam ve bir kadın gördüm. Elele tutuşmuşlardı.

Oradan geçen fötr şapkalı, gravatlı bir amca 'Beyefendi, hanımınıza söyleyin kolunuza girsin' demişti.

Bu gibi durumlar ayıp karşılanırdı.

O zamanlar Ak Parti diye birşey yoktu. Böyle şeyler 'laikliğe tehdit' olarak algılanmıyordu.
Lunapark'lardaki 'dönen zincir'lere kadınları bindirmezlerdi.

'Korku tüneli' vagonlarına da, karı- koca değilse erkek ve kadını yanyana oturtmazlardı.

O zamanlar Ak Parti diye birşey yoktu. Böyle şeyler 'laikliğe tehdit' olarak algılanmıyordu.

Meyhanelere ancak kelli felli adamlar girebilirdi. Bu mekanların mutlaka perdesi vardı ve dışarıdan içerisi görünmezdi.

O zamanlar Ak Parti diye birşey yoktu. Böyle şeyler 'laikliğe tehdit' olarak algılanmıyordu.

İstanbul'un mutena semtlerinden Moda'da, Bostancı'da 'Kadınlar Plajı' vardı.

Bu plajlara 'erkek- kadın' girilemezdi. Yasaktı.

O zamanlar Ak Parti diye birşey yoktu. Böyle şeyler 'laikliğe tehdit' olarak algılanmıyordu.

Açık hava sinemalarında 'Dikkat dikkaaat... Sinemamızın sağ tarafı temamen ailelere ayrılmış bulunmaktadır, tek gelen beylerin aile tarafına oturmaları yasaktır!' anonsları yapılırdı.

O zamanlar Ak Parti diye birşey yoktu. Böyle şeyler 'laikliğe tehdit' olarak algılanmıyordu.

'Aile çay bahçeleri' vardı. Bekar kızlar, erkekler alınmazdı. Aileleriyle geldilerse alınırdı. Yoksa girmeleri yasaktı.

O zamanlar Ak Parti diye birşey yoktu. Böyle şeyler 'laikliğe tehdit' olarak algılanmıyordu.

İnsanlar ellerinde içki şişesi, uluorta dolaşmazlardı. Mutlaka bir gazeteye sarar, paltosunun koltukaltında gizleyerek evlerine götürürlerdi.

O zamanlar Ak Parti diye birşey yoktu. Böyle şeyler 'laikliğe tehdit' olarak algılanmıyordu.

Tanımadığın bir mahalleden sağa sola bakmadan başın önde geçerdin. Eğer 'kıpırdak' olursan mutlaka yolun kesilir, 'hüoop bilader kime bakmıştın' diye sorguya çekilirdin.

O zamanlar Ak Parti diye birşey yoktu. Böyle şeyler 'laikliğe tehdit' olarak algılanmıyordu.

Mahalleler tasnif edilmişti.

Ermeni mahallesi, Rum mahallesi, Arnavut mahallesi, Çingene mahallesi.

Rum mahallesinden de geçerken başın önde geçerdin, yoksa 'ızbandut' denilen Rum gençleri yolunu keser, hesap sorarlardı.

O zamanlar Ak Parti diye birşey yoktu. Böyle şeyler 'laikliğe tehdit' olarak algılanmıyordu.

Hanımefendiler çarşıya pazara çıkarken mutlaka başörtüsü takarlardı.

Bütün bunlar 'Cumhuriyet Türkiyesi'nde yaşanıyordu.

İnsanlar, fıkaralık dışında hayatlarından memnundular.

O zamanlar Ak Parti diye birşey yoktu. Böyle şeyler 'laikliğe tehdit' olarak algılanmıyordu.

Dokuz- on yaşlarındaydım o zamanlar.

(Not: İnanmayanlar eski, siyah- beyaz Türk filmlerini tekrar tekrar seyredip incelesinler. Vallaha ben o vakitler Ak Parti diye bişey duymadım, görmedim. Bütün bunlardan da 'mahalle baskısı' diye şikayet edildiğini işitmedim. Benim bildiğim şey, tüm bu anlattıklarımın toplamına o zamanlar 'edep' deniyordu...)

(Hasan Kaçan 'ın 16.03.2008 'de Star Gazetesindeki köşeşindeki
"Huylu huyundan vazgeçmez"
yazısından alıntıdır.)

2 Nisan 2008 Çarşamba

Fenerbahçe : Başarının devamı gelmeye devam ediyor...

Avrupa Şampiyonlar Liginde Fenerbahçe 'nin başarıları için Başarının devamlısı güzeldir demiştim. Fenerbahçe 'de başarılarına devam ediyor ve edecek İnşaallah...

Teşekkürler Fenerbahçe...


DİRİLİŞ! 2-1

Şampiyonlar Ligi'nde çeyrek finale yükselerek çok önemli bir başarı yakalayan Fenerbahçe, Şükrü Saracoğlu Stadı'nda İngiliz devi Chelsea'yi 2-1 mağlup etti.

(SporX)


Ve Azeri Kardeşlerimizin Anlatımıyla FB 'nin golleri...


En Çok Okunanlar...

BEĞENDİĞİM VİDEO 'lar... (Bazıları YalamaTube açıkken çalışıyor.)

BELGESEL 'ler...

*** TürkBirDev :




Daha geniş bilgi için : www.turkbirdev.org

********************

*** Steve Jobs Hayat Hikayesi (Macintosh ve Apple MiMARI)



********************

*** Almanya Gerçeği - Banu AVAR



*** Viyana'da Türk korkusu ve Patriğin ödülü. -BANU AVAR



*** İsveç 'in Nobeli (Nobel Ödülleri nedir.Birde bu açıdan bakın.) - BANU AVAR




********************

GARİP Neşet Ertaş Belgeseli -1 (Can Dündar 'ın hazırladığı belgesel sanırım 10 parça olarak YouTube 'da. Ben 1. yi koydum diğerlerini YouTube 'dan izleyebilirsiniz.)


********************

LOOSE CHANGE 11 Eylül Saldırılarına Farklı bir açıdan bakan çok ilginç bir belgesel.


*********************
MEVLANA
Mercan Dede - Ney ve Semazen Gösterisi Unıversiade 2005 - (Muhteşem Bir Gösteri)

***********************
Bir başkadır Türküler... (Görüntülü)

Ali Ekber Çiçek - Ağlama Gözlerin


*************************

Ali Ekber Çiçek - Haydar Haydar


***********************

Diğer Bloglarım...

Mizah: Özenle seçtiğim Fıkra, Karikatür ve komikler.
Karma: Karışık olanlar burada.
Faydalı Bilgiler : Benim faydalandığım her türlü bilgi.
Otomotiv : Otomotiv dünyasından seçtiklerim.
Fotograf : Ustalardan,İnternet 'ten ve Çektiklerimden...
Tarih: Sıkıcı olmayan, İlginç tarihi bilgiler...
YeniAnayasa: Yeni Anayasa tartışmaları burada.
Videolar : Komik , İlginç ve Değişik videolar...

Ziyaretçilerim...

Savaş Daima Acıdır... Ya Açlık...!!!

Savaş Daima Acıdır... Ya Açlık...!!!
Savaş'ın kötülüğünü ve Açlığı İki karede anlatmak...(Üst Foto : Kevin Carter_Sudan Alt Foto : Yıl 2003 Irak)

ads2

İnternet 'ten Siteler...

Bir zamanlar Sokağa Çıkma Yasağıyla Pazar Gününü Eve Hapsolarak öğrendiğimiz Nüfus bilgilerimiz şimdi bir tık ötede... Türkiye 'nin İllerinden Köylerine kadar Nüfusunu ayrıntılarıyla öğrenebileceğimiz bir site...
http://www.tuik.gov.tr/....
********************
KAN İhtiyacları konusunda yardımcı olmak için kurulmuş bir site... (Tabii üye olup yardımcı olursak.)
http://www.acilkanlazim.com/Default.aspx
********************
Pul Kolleksiyonu Meraklılarına.
http://www.turkpullari.com/
********************
Türk El Sanatları ile ilgili bir site.
http://www.turkelsanati.com/
********************
Eşref Armağan : Gözleri göremeyen bir insanın neler çizdiğine bir bakar mısınız.
http://www.armagan.com/
********************
Alternatif Medya 1 : MiniDEV
http://www.minidev.com/
********************
On-Line Dünya Atlası
http://plasma.nationalgeographic.com/....
********************
www.360tr.com (Panoramik Görüntüler)
http://www.360tr.com/
********************
Siyasal Ufuk Hareketi
http://www.suhareketi.org/
********************
Genç Siviller Hareketi
http://www.gencsiviller.net/
********************
YouTube Yasaklı iken girmek için :
http://www.ktunnel.com/
tıklayın ve önünüze gelen (url) boşluğuna
http://www.YouTube.com
yazın
ve begin browsing butonuna basın

Yasaklı Sitelere Girmek İçin

KULLANILABİLECEK BAŞKA BİR ADRES

Yetti.be | Özgür İnternet!

********************

Yaza Antremanlı girin...
http://majman.net/fly_loader.html

********************


Destekliyorum...

Pardus... Özgürlük İçin... Özgürlük için Pardus...