"Benimle aynı düşüncede olmayan insan düşman değildir ; Sadece benimle aynı düşüncede olmayan başka bir insandır." (Alıntı)

KARMA (Karışık Olanlar) Son Eklediklerim...

10 Şubat 2009 Salı

Tarihe Siyasi Tesbit : 'HÜRRİYET'İN YAZDIĞINI BİZ YAZAMAZDIK!'

Kıbrıs Rum kesiminin en çok satan gazetesi Cyprus Mail, Atilla Olgaç olayı için özeleştiri yaptı...

Bugüne kadar Türkiye karşıtı ve milliyetçi söylemleriyle sık sık gündeme gelen Kıbrıs Rum kesiminin en çok satan gazetesi Cyprus Mail, bu kez çok tartışılacak bir makaleye yer verdi. Cyprus Mail, Atilla Olgaç olayında alınan tavrın, Kıbrıs Rum kesiminin olgunluktan “ışık yılları kadar uzak" olduğunu ortaya çıkardığını yazdı.

Gazete, Türk oyuncu Atilla Olgaç'ın televizyondaki sürpriz çıkışının Rum medyasında gördüğü ilgi ile bu tavra verilen isterik tepkinin Kıbrıs Rum kesiminin ölçü ve perspektiften yoksun olduğunun bir göstergesi olduğunu savundu.

10 Rum'u öldürdüğünü iddia eden Türk oyuncunun televizyonda iki güzel kadının önünde böbürlenmeye çalışan “aptal bir yalancı" olduğuna inandıklarını yazan Cyprus Mail, “Vurduğu ilk esirin yüzüne tükürdüğü iddiası" Olgaç'ın aptallığının bir göstergesiydi. Kafasına silah dayanıp da surata tükürecek bir kişi daha doğmadı. Bu tür şeyler ancak kovboy filmlerinde olur ve böyle bir aptala inanan Kıbrıslı Rumlar da eksik değil.

1974'te birçok esirin Türkler tarafından öldürüldüğünü doğrulamak için Olgaç'ın “peri masallarına" ihtiyaç olmadığını iddia eden Cyprus Mail, aralarındaki ilişkinin daha önceki kanlı çatışmalar yüzünden nefrete dönüştüğü toplumlarda, bu tür aşırılıkların savaşın bir parçası olduğunu öne sürdü.

Cyprus Mail'e göre, son gelişmelerin sürpriz yanlarından biri de Olgaç'ın iddialarının Türkiye'de yansıma şekli oldu. Gazete, Türk medyası, savcılığı ve genelkurmayının Olgaç'ın açıklamalarına gösterdiği tepkinin Türkiye'de bir şeylerin değiştiğini gösterdiğini ifade ederek şöyle devam etti: “Bu tepkinin önemin anlayabilmek için belki de kendimize şu soruyu sormamız gerekir: Olgaç Türk değil de bir Rum olsaydı, kaç Rum gazeteci, kaç Rum gazetesi ve kaç Rum askeri yetkilisi aynı şekilde davranırdı? Açıklarımızı ortaya koyan bir yurtseverlik karşıtı davranış diye topa tutmazlar mıydı? Kimse Türkiye'deki gazeteciler ve medya yorumcuları gibi yaptıklarını kınama cesaretini gösteremezdi. Ne Kıbrıs'ta ne de Yunanistan'da tek bir gazete Hürriyet'in Olgaç hakkında yazdıklarını yazamazdı. Peki 1963-64 döneminde ve 1974'te biz de silahsız ve savunmasız Kıbrıslı Türklere karşı suçlar işlemedik mi? Kaç Rum gazeteci veya gazete bu suçlarımızı kınama cesaretini gösterdi? Maalesef biz gerçeğin tek yarısıyla, yani öteki tarafın işlediği suçlarla ilgilendik ve kendimizinkileri görmemiş gibi davrandık."

Bu davranışın geçmişe kadar uzandığını yazan Cypurs Mail, 1922'de Anadolu'da Yunan gazetecilerin İzmir'i Türklerin yaktığını yazdıklarını, ancak benzer suçlar işleyen, köyleri yakıp masum insanları öldüren Yunan askerlerinden hiç söz edilmediğini savunarak, ancak bağımsız bir uluslararası kurulun bu utancı Yunanlıların yüzüne vurduğunu belirtti.

Bu tür küçük detayların ortaokullarda öğretilmediğini belirten Cyprus Mail daha sonra şu sözlere yer verdi: “Kıbrıs Üniversitesi Rektörü Stavros Zenios geçen hafta 'Olgun bir toplum geçmişine eleştirel bir gözle bakmaktan çekinmez' demişti. Ona daha fazla katılamazdım. Ama bizim toplumumuz henüz olgunluktan ışık yılları kadar uzakta."


27 Ocak 2009 Salı

ERGENEKON : Ne olduğu bu kadar güzel anlatılamazdı doğrusu...!!!

Perinçek:
İktidarı deviremedik, yazıklar olsun...


Ergenekon davasının 39. duruşmasında savunma yapan Doğu Perinçek, JİTEM’ci Albay Kırca’nın intihar etmesinde herkesin payı olduğunu belirterek Kendi payımı üstleniyorum, yeterince mücadele edememişim. Hükümeti devirememişiz, yazıklar olsun bize” dedi.
Ardını Buradan okuyabilirsiniz.

**************************

Benim bildiğim kadarıyla Demokrasilerde Hükümetlerin gelişi ve gidişi Seçimle, Meclisle olur.

Perinçek 'in Partisinin aldığı oy buna yetmediğine göre
Hükümeti nasıl devirecek. ???

Tabiki Ergenekon..








10 Ocak 2009 Cumartesi

ALINTI : Batıdan niçin bu kadar nefret ediyorlar...?

Robert Fisk , Independent.



İsrail Filistin'de bir kez daha cehennemin kapılarını açtı. Birleşmiş Milletler'e (BM) bağlı okulda 40 ve bir diğerinde 3 sivil mülteci öldü. "Saflığın silahına" inanan bir ordu için Gazze'deki bir gecelik iş bakımından pek de fena sayılmaz. Zaten bizim için bu neden sürpriz olsun ki?

İsrail'in 1982'de Lübnan'ı işgali sırasında (hemen tümü sivil, çoğu çocuk ve kadın) öldürülen 17.500 kişiyi; Sabra ve Şatilla katliamlarında öldürülen 1.700 sivil Filistinliyi; 1996'da bir BM üssünde kalan, yarısından fazlası çocuk olmak üzere öldürülen 106 Lübnanlı sivil mülteciyi; 2006 yılında İsrailliler tarafından evlerinden çıkarılarak, ardında bir İsrail helikopteri tarafından katledilen Marvahin'deki mültecileri; aynı yıl Lübnan'ın bombalanması ve ardından işgal edilmesi sırasında öldürülen, hemen tümü sivil 1.000 kişiyi unuttuk mu ki?

Asıl şaşırtıcı olan şey, bu kadar Batılı liderin, bu kadar cumhurbaşkanı ve başbakanın ve korkarım ben ve bunca yazar ve gazetecinin, İsrail'in sivil kayıplardan kaçınmak üzere çok dikkatli davrandığına dair eski yalanı yutmuş olmamız. Bir İsrail büyükelçisi daha Gazze katliamının birkaç saat öncesinde, "İsrail, sivil kayıplardan kaçınmak üzere elinden gelen her şeyi yapmaktadır," diye açıklama yaptı. Ve ateşkesten kaçınmanın mazereti olarak bu yalanı tekrarlayan her cumhurbaşkanı ve başbakanın eline, geçen gece gerçekleşen kıyımın kanı bulaşmış demektir. Şayet George Bush 48 saat önce derhal ateşkes sağlanması talebinde bulunma yürekliliğini gösterseydi, yaşlı, kadın ve çocuklardan oluşan o 40 sivil yaşıyor olacaktı.

Yaşananlar sadece utanç verici olmakla kalmıyor, aynı zamanda yüzkarası da. Savaş suçu demek abartılı bir tanımlama mı olur? Şayet bunlar Hamas tarafından gerçekleştirilseydi, yapılanları bir canavarlık olarak nitelerdik. Dolayısıyla, korkarım ki bu bir savaş suçudur. Ortadoğu'da (Suriye, Irak, İran ve İsrail askerleri) tarafından işlenen bu kadar çok sayıda kitlesel ölüm haberi verdikten sonra, sanırım benim tepkim ahlaki değerleri hor görmek olmalı. Ancak İsrail, "uluslararası teröre" karşı bizim savaşımızı yürüttüğü iddiasında. İsrailliler, Gazze'de bizim adımıza, Batı idealleri uğruna, bizim güvenliğimiz, bizim selametimiz, bizim standartlarımız için savaştıklarını ileri sürüyor. Dolayısıyla şu anda Gazze'de hâkim olan vahşetin biz de suç ortağıyız.

İsrail ordusunun gerçekleşen haksızlıklara yönelik olarak ileri sürdüğü mazeretleri geçmişte haber yapmıştım. İlerleyen saatlerde bu mazeretler yeniden pişirilerek, önümüze koyulabileceği için, işte bunlardan bazıları: Filistinliler kendi mültecilerini öldürdü; Filistinliler, mezarları kazarak, çıkardıkları cesetleri yıkıntılar arasına yerleştirdi; sonuç itibariyle asıl Filistinliler sorumlu olarak görülmeli, çünkü silahlı bir fraksiyonu desteklediler veya silahlı Filistinliler, masum mültecileri kasten kalkan olarak kullandı.

Sabra ve Şatilla katliamları, İsrail'in oluşturduğu kendi soruşturma komisyonunun ortaya çıkardığı gibi İsrail askerleri 48 saat boyunca izleyip, herhangi bir müdahalede bulunmazken, İsrail'in Lübnan'daki müttefiki olan sağcı Falanjistler tarafından gerçekleştirilmişti. İsrail suçlandığında, Menachem Begin hükümeti dünyayı iftira atmakla suçlamıştı. İsrailliler, İsrail topçusunun 1996 yılında Kana'da BM üssüne ateş açmasının ardından, Hizbullah'ın silahlı adamlarının da burada barındığını ileri sürmüştü. Bu bir yalandı. Hizbullah'ın sınırda iki askeri ele geçirmesiyle 2006 yılında başlayan savaşta verilen binden fazla ölü de, basit bir şekilde Hizbullah'ın sorumluluğu olarak dikkate alınmamıştı. İsrailliler, Kana'da gerçekleşen ikinci bir katliamda öldürülen çocukların cesetlerinin bir mezardan getirildiğini ileri sürdü. Bu da bir başka yalandı. Marvahin katliamından dolayı ise hiçbir zaman özür dilenmedi. Bu olayda köy halkının köyü terk etmesi istendi, köylüler İsrail'in buyruğuna uydu ve ardından İsrail helikopterleri tarafından saldırıya uğradı. Mülteciler çocuklarını alarak, İsrailli pilotların kendilerinin masum insanlar olduğunu görebilmesi için üzerinde yol aldıkları kamyonun çevresine dizdiler. İsrail helikopteri köylüleri yakın mesafeden biçti. Sadece iki kişi ölü taklidi yaparak, kurtuldu. İsrail bundan dolayı özür bile dilemedi.

Ve en ufak bir kuşku duymadan yazıyorum: Bu skandal düzeyindeki uydurma bahanelerin tümünü yeniden dinleyeceğiz. Aslında Hamas'ın suçlanması gerektiği yalanını dinleyeceğiz. Mezarlardan çıkarılan cesetler yalanını da duyabiliriz. Ve neredeyse kesin bir şekilde Hamas'ın BM okulunda olduğu yalanını duyacağız ve kesinlikle antisemitizm yalanını dinleyeceğiz. Ve liderlerimiz burnundan soluyarak, ateşkesi önce Hamas'ın bozduğunu dünyaya anımsatacak. Öyle olmadı. Ateşkesi ilk 4 Kasım'da Gazze'yi bombalayıp, altı Filistinliyi öldürürken ve yine 17 Kasım'da dört Filistinlinin daha ölmesine yol açan bir başka bombalamayla, İsrail bozdu.

Evet, İsrailliler güvenliği hak ediyor. Son on yılda Gazze çevresinde 20 İsraillinin öldürülmüş olması gerçekten de korkunç. Ama sadece geçen hafta içinde öldürülen 600'den fazla Filistinli ve 1948'den bu yana binlercesi oldukça farklı bir ölçekte.

Bir Arap zapt edilmez bir öfkeyle harekete geçip, Batıya yönelik kızgınlığını, öfkesini gösterdiğinde, bunun bizimle bir ilişkisi olmadığını söyleriz. Öyleyse sormak gerek, bizden niçin nefret ediyorlar? Ama sakın bunun yanıtını bilmiyoruz demeyin.


Türkçe çevirisi Genç Siviller grubundan Alıntıdır...

Orijinalini ise buradan okuyabilirsiniz...


7 Ocak 2009 Çarşamba

TARİH : 1946-2000 yılları arası Filistin-İsrail Toprak Durumu ve bir Soru....

Önce Sözün bittiği yerden bir kaç görüntü...
(Fotograflar Buradan Alıntıdır...)














Beyazlar İsrail’in toprakları,

Yeşiller ise Filistin’in…

1946’dan 2000’e durum ortada.


Ve Anlayabilene Bir Soru...

Sıra Kimde.... ????


Kaynak : http://www.kibush.co.il/show_file.asp?num=553 (Bir İsrail sitesi)

5 Ocak 2009 Pazartesi

ALINTI : Önce elbise, sonra elbiseye uygun beden: Ulus Devletler...

Batılı sistem bakımından soru, herkesin anlayabileceği kadar basit ve açıktı:

Yükselen uygarlığımızı, her geçen gün büyüyen emperyal sistemimizi nasıl kalıcı hale getirebiliriz?

Tecavüz, gasp, talan ve hırsızlık üzerine kurulmuş tüm yapılarda ayakta kalmanın çareleri ve tedbirlerinin ne olması gerektiği meselesi uğruna tahsis edilmesi gereken mesai her şeyden, hatta sistemin inşası için harcanan çabalardan da önemliydi. Zulmün, çürük temeller üzerinde uzun zamanlar boyu varlığını korumasının tabiata aykırı olduğu onlar tarafından da çok iyi bilinmekteydi. Batı sisteminin neden zulüm ve adaletsizlik üzerinde yaşamakta olduğu sorusunun cevabı da buradadır aslında.

Oysa Hakk'ın kendiliğindenlik ve tabiilik gibi meziyetleri vardı; zulmün aksine O'nu ayakta tutmak için değil yıkmak için hususi çabalar sarf etmek gerekirdi. Tıpkı bir cani, gaspçı ve hırsızın, halkın arasında güvenle dolaşamayışı, sürekli korkuyla yaşaması, akıl almaz korunma tedbirleri ile kendini aşılmaz duvarların ardındaki çelikten zindanlara hapsetmesi gibi, Batılı Emperyal sistem de ancak insan havsalasının zorlayacak maliyetlere katlanarak akıl dışı korunma zırhları içinde yaşayabilmektedir.

Batının silah endüstrisi ve teknolojileri, iki stratejik amaç etrafında şekillenmiştir. İstila, ele geçirme ve yok etme hedeflerine göre tasarlanan askeri malzemeler ile Batının saldırısı karşısında hakkını arayacak mağlup ve mağdurlar üzerinde kurulmuş hâkimiyeti devam ettirme maksatlı askeri teçhizatlar…

Savaş silahları tarihi üzerinde yazılmış kitaplar ve ansiklopediler üzerinde yapılacak kısa bir çalışma bile Batılının silah mantalitesi ve savaş felsefesinin başka medeniyetlerden ne kadar farklı olduğunu anlamaya yeterli olacaktır. Silahların şekli, tahrip gücü, vuruş mesafesi, kapasitesi ve başka tüm özellikleri, Batının kendi dışındakilere hayat hakkı tanımayan tahripkâr "Batımerkezci" ruhunu yansıtır. Herhangi bir ayırım yapmaksızın hedefteki bütün canlıları ve eşyayı vurabilecek, kısacası kullanıldığı alandaki bütün tabiatı yok edebilecek silahlar üretme fikri en orijinal haliyle Batıya aittir. Belki de dünyanın tamamını onlarca defa yok edebilecek sayıda ve kapasitede silah üretme tekeli de Batının elindedir.

Çağdaş Batı emperyalizmi, yaklaşık üç asırdır, mülkiyeti Yaratıcısı'na, tasarruf hakkı ise içinde yaşayan bütün sakinlere ait bulunmasın gereken dünyayı kendi mülkü olarak görüyor ve bunu sağlamak için dünyanın her noktasını kana ve ateşe boğuyor. Bu, tam da İslâm'ın yeryüzünden zulmü bütünüyle kaldırma misyonunun ters yüz edilmiş şeklidir. İslâm'ın, dünyayı insanının insana zulmünden arındırma, dini ve etnik ayırım yapmaksızın evrensel adaleti tahakkuk ettirme idealinin tam karşısına Batı, zulmü yeryüzünün tamamına yayılması hedefini yerleştirmiştir.

Batının, sistemini kalıcı hale getirme yolundaki tedbirleri, münhasıran silah üretimi ve güvenlik merkezli bir dünya algılayışından ibaret kalmamaktadır. Batı dışında kalan dünyanın etnik, dini, siyasi, iktisadi ve kültürel alanlarının geleneksel temellerinin yıkılması ve yerlerine Batı'da üretilmiş kavramlar etrafında yepyeni dünyalar kurulması da en az birincisi kadar hayati önem taşımıştır. 19 uncu yüzyılda başlayan ve 20 inci yüzyılın sonlarına kadar devam eden dünyada "yeni uluslar yaratma" harekâtı, ele geçirilmiş ülkeleri, elde tutabilmek amacıyla yapılmıştır. Tabiatta mevcut bulunmayan yeni türlerin "yaratıcısı" olmak, kendinin bu dünyanın efendisi ve ilahı olarak gören Batı'nın vazgeçemediği tutkusudur. O güya çok da "rasyonel" olarak "yarattığı" yeni türlerin kendisine mutlak itaat edeceğini, başka "ilah" tanımayacağını ve yoldan çıkmayacağını hesap etmektedir.

Batılı emperyalizm, işgal ettiği bölgelerde hükümranlığını tehdit edebilecek, yıkabilecek ne varsa yıkmak zorundaydı. Geleneksel yapılara hayat veren tüm değerler, inançlar, gelenek ve ahlak yok edilmeliydi.

Ellerine cetveller aldılar ve dünya haritasına yeni çizgiler çizdiler. Çizilen sınırların yıkıp harap ettiği hanümanlar, evler, şehirler, köyler ve oralarda yaşayan insanların hayatları, hesaplarında hiç yoktu. Yeni "vatanlar", yeni "uluslar" ve onların Batılılarca yazılmış uydurma yeni "tarihler"ini "yaratmaktaydılar" … "Ulusal" marşlar, kurtuluş günleri…. Kurtuluş günlerinde tekrarlanıp durulan ritüeller, paganca ibadetler… Tanrının yerine konmuş, yeni Tanrılar… Tüm bu ritüeller, tıpkı geleneksel dinlerde olduğu gibi tekrarı zamana bağlanmış bu toplu ibadetler, tarihten, geçmişten, mirastan kopmuşluğu pekiştirmeye yaramaktaydı.

Balkan coğrafyasından başlayın, Afrika'dan dolaşıp Endonezya'ya, Filipinler'e kadar bütün Asya'da aynı siyasi sistemlere, kültürel yapılara rastlarsınız. Bunların hepsinin iyice tahkim edilmiş, sıkı sıkıya kapatılmış sınırlarının tamamı, Batı tarafından çizilmiştir. Sınırlar, komşuların üstünde bitip tükenmez kavgalar yapacakları, savaşacakları şekillerde çizilmiş ve her sınıra mutlaka kanayan yaralar açılmıştır. Tüm komşular bir birlerine düşmandır. Zaten bu sınırların varlık sebebidir bu düşmanlıklar. Her ülke, güvenlik stratejilerini, komşusuyla savaşmak üzerine kurmuş, buna göre asker ve teçhizat hazırlamıştır. Bir biriyle düşman her komşunun, bütün silah ve teçhizatını Batı'dan satın aldığı, artık sıradan bir durumdur. Bunlar, yiyecek ekmeklerinden ayırır, milli gelirlerinin büyük bir kısmıyla silah satın alırlar.

"Yaratılmış" yeni ülke ve uluslar, "yaratıcı ilahları" olan Batı'yla düşmanlığı asla akıllarına getiremezler. Çünkü her birinin burnunun dibinde yeterince düşmanı vardır.

Sınırlar, adeta birer hapishane gibi içindeki ulusları yalnızlaştırmış, yabancılaştırmış ve onların tabiatlarını tahrif etmiştir. Sınırlar, çevreledikleri ülkelerin varlıklarının ve menfaatlerinin sınırlarını belirlemez; bunlar bütünüyle Batılı emperyalist yapının menfaatlerinin gereklerine göre ihdas edilmiştir.

"Yaratılmış" bu yeni ülkelerin yeni "ulus"ları, dünyaya gelişlerinin yıldönümlerini her yıl coşkunca kutlarlar ve bu kutlama yıldönümlerinin hiçbiri 90 yıldan eski değildir.

Batı önce elbiseleri, vatanları hazırlamış, sonra bu elbiselere uygun yeni bedenler üretme aşamasına geçmiştir. Tüm bu uydurma yeni tarihler, yeni kültürler, yeni dil, yeni müzik, yeni sosyal davranışlar, ritüeller, ulusal törenler, balolar, yeni ulusun yapı malzemeleridir. Üretilen yeni dile ve kavramlara uygun yeni hayatlar icat edilmiştir. Mevcut kelime ve kavramların içi boşaltılmış, boşaltılan yerlere Batının uydurduğu yeni anlamlar yerleştirilmiştir. Kendi coğrafyamızdan örnek verecek olursak; Arap, Kürt, Türk, Arnavut, Boşnak, Çerkez, Ermeni, Rum ve Yahudi, geçmişlerinden bağımsız olarak yeniden tarif edilmiştir. Yeni tarifin bu kavimlerin tarihiyle hiçbir bağı yoktur. Yazılan yeni tarihte bu kavmin komşu ve akraba diğer kavimlerle birlikte yaşadıkları evden söz edilmez. Kerhen söz açılsa da ihtilaflar, düşmanlıklar anlatılır; Türkler, Arapları yüzlerce yıl ezmiş, Kürtler, Araplar, Türklere ihanet etmiştir… Bununla öyle bir süreç başlatılmıştır ki mesela yeni Kürtlük, hem kendini, hem de yeni Türklüğü kemirip yok eden bir zararlı unsur haline gelmiştir. Batılıların tarif ettiği yeni Türklük de öyle… Yeni Türklük, hem kadim bir kavim olarak Türklüğü harap etmekte, tarihle, coğrafyayla olan bağlarını söküp atmakta ve onu yok etmekte, hem de etrafındaki diğer unsurları zehirlemektedir. Yeni Türklük, tabii olarak var olan her cisme, kişiye ve unsura hürmet eden, bağrında yüzlerce dil, kavim, din ve mezhebin yaşamasına müdahalede bulunmayı aklından bile geçirmemiş muhteşem bir medeniyetin kalbinde yer alan Türklükten kopmuştur. Bütün enerjisini iç çekişmeler, etnik sürtüşmeler ve sınır anlaşmazlıklarıyla komşularıyla hırlaşmalara harcamaktadır. Aynı durumlar, fazlasıyla yeni Arnavutluk, yeni Çerkezlik, yeni Ermenilik, yeni Yahudilik için de geçerlidir. Şimdi artık aklı başında pek çok Yahudi, Yahudiliğin en büyük düşmanının Batının "yarattığı" Siyonizm olduğunu itiraf ve ilan etmeye başlamıştır.

Her var oluş gibi (kevn), bu sürecin de bir yok oluşu (fesad) elbette ve mutlaka yaşanacaktır. İnsanlık, Batı tarafından gafletinden yararlanılıp uyuşturulduktan sonra itildiği bu cehennem çukurunda bir gün mutlaka gözlerini açacaktır. Uyanan nehirler kendi yataklarında akmak isteyeceklerdir. Ama Batı, kendi mülkü ve hakkı gördüğü Dünyayı elinde tutmanın pek çok yeni vasıtasını da şimdiden hazırlamıştır. Batının 21. asrı, dün Onun hükümranlık aracı olarak icat edip kullandığı konserve üretimi yeni ulusların çözüldüğü, dağıldığı, sınırların kaldırıldığı yeni bir çağ olarak tasarlanmıştır. Önümüzdeki zamanlar, ırmakların kendi yataklarında akmaya devam edip etmediğini gösterecektir. Bir uykudan uyanıp başka bir uykuya dalmak maalesef mümkün görünmektedir; Batının çizdiği koordinatlarda, onun tarif ettiği kimlikler, kişilikler olmakta ısrar ettiğimiz sürece… Bu durumda Dünya, bütün yeraltı ve yer üstü mevcutlarıyla birkaç milyon insanın çiftliği, milyarlarca insan da bu çiftliğin karın tokluğuna çalışan köleleri, marabaları olmaya devam edecektir.

(Alıntı)
Mehmet Akif AK

ALINTI : İSRAİL’E DOĞRU BİR TAŞ ATABİLMEK...

Geçtiğimiz yıllarda bir karikatür görmüştüm. İsrailli ve Filistinli iki çocuk konuşuyorlar. İsrailli çocuk söylüyor “Benim babam sizin şeytan olduğunuzu söylüyor.” Filistinli çocuk cevap veriyor: “Benim babam böyle bir şey söylemiyor çünkü senin baban benim babamı öldürmüştü.”

Gazze’de İsrail’in asker sivil ayırımı yapmadan acımasız bir hava saldırısını yaşadık. 300 civarında insan öldü. Bunlar arasında kadın ve çocuklar da vardı.

Öncesinde Hamas’ın füzeyle savaşı başlattığı söyleniyor. Doğruluğu şüpheli ama doğru olsa bile İsrail sivilleri hedef yapmayacak bir operasyon yapabilirdi ama neden yapmadı? Zaten Hamas ve Gazzeliler ambargo nedeniyle savunmasız ve korumasız bir durumdalar.

İsrail barış sürecini hep sabote ediyor, İsrail Savunma Bakanı Barak “Şimdi savaş zamanı” diyerek fütursuz bir tavır gösteriyor. Kutsal Tapınak’ın geri alınma günü savaş başlatılıyor. Demek ki dini idealler ve beklentiler belirleyici rol oynuyor. Vaad edilmiş Ortadoğu toprağı hedefi çok açık gözükmeye başladı.

İlginçtir saldırı Yahudi inancına göre kutsal bir günde yapıldı. Hanuka gününün özelliği Wikipedia da şöyle geçiyor; Kudüs'te bulunan Tapınak IV. Antiochus (Antiyokus) tarafından ele geçirildi. Talmud'a göre Makabeler Tapınak'ı geri aldılar. Tapınağı Tanrı'ya yeniden adadıklarında....” İsrailliler, 2008 yılının Hanuka gününde de savaş başlatarak tapınaklarını alma yolunda bir adım atmış oldular.

İsrail’in dünyanın Ergenekon’u olduğu anlaşılmaya başladı. Tıpkı Ergenekon örgütü gibi terör ve şiddetle besleniyor.

Veli Küçük’ün ve Kırmızı Kitabı’nın Şaman Türk Geleneğini canlandırmaya çalıştığı bilinmektedir. İsrail’de ‘Tanrı’nın Evrensel Devleti’ için acımasızca hareket edebiliyor. Çünkü savaşları kutsal amaç için.

Amerika henüz daha İsrail tarafından kullanıldığını fark etmedi. Bizim Ergenekoncular da siyaseti ve orduyu kötü bir şekilde kullanmışlardı. İsrail de dünyayı medya ve para ile yönlendirmeye çalışıyor.

Soruların ve yaşananların cevabı Yahudi kimliğinde saklı. Antisemitizm yapmadan Yahudi milletini tanımamız gerekiyor. Konuyu dinler, medeniyetler ve tarih üstü durarak incelemek gerekir.

Yahudiler kendilerini nasıl tanımlıyorlar ve kendilerini nasıl biliyorlar? Tarihsel özgeçmişleri nasıl? sorularına cevap vermeye çalışalım. Tevrat ve Talmut gibi kaynaklarından elde edilen bilgiler bile bir çok şeyi aydınlatabilir.

Özetle Yahudiler kendilerini kutsal metinlerinde de yazıldığı gibi seçilmiş özel ve önemli bir millet olarak tanımlıyorlar. Yahudi olan bir kişinin ancak torununun tam Yahudi olabilme kuralı dikkat çekicidir. Diğer milletleri ötekileştirirler.

Yahudiler sıradan olmaktan korkarlar. Bunun için çok çalışırlar. Diğer insanları öteki kabul edip değersiz gördükleri için bir İsrail askeri ölme ihtimalini gidermek için düşmanının çocuğunu öldürmeyi doğal kabul ederler.

Hak duyguları kendilerine yöneliktir. Kayırılması gerektiği, kendisine ayrıcalık yapılması gerektiği ile ilgili yüksek beklenti içindedirler. Özel kuralları olan kendi cemaatlerinde gurup sadakati çok önemlidir. Çıkarcılıkları nedeniyle başkalarını anlayamazlar. En iyiyi hak ettiklerini düşünürler. Para, şöhret, güç, başarı için yaşarlar. Tanrı’yı (Yehuda) kıskanç özellikli olarak tanımlarlar. Kıskançlığı doğal kabul ederler.

Hitler yukarda saydığım özellikleri nedeniyle Yahudi’lerden nefret ediyordu. İngilizler’in fitne siyaseti sonucu tarih tekerrür etti. Bekledikleri Mesih’in gelip son büyük kırallıklarını kuracaklarına sadece kendi dindarları değil siyasi olarak inandıkları anlaşılıyor.

Peki Filistinliler neden başarısızlar?

Yıllar önce Selahaddin isimli Arap kökenli bir filim izlemiştim. Tam bir Arap ırkçılığı vardı. Selahaddin Eyyubi’yi Kürt olarak değil Arap olarak tanıtıyordu. Tarihi bu derece çarpıtan bir Arap tarihini okuyan Filistinliler’in neden başarılı olamadıkları, kaderin onlara yardım etmemesi şaşırtıcı değil.

Hamas liderinin hemen intikamdan söz etmesi tam bir tuzağa düşmektir. İsrail devletinin savaş alanı ve savaş kuralları kendisinden olmayana acımasızlığın, şiddetin, kana susamışlığın ve zalimliğin geçerli olduğu bir alandır. Hamas İsrail gibi kötülüğe aynı kötülükle karşılık verirse İslamiyetin kurallarını çiğnemiş olur. Arap dünyası Selahattin gibi adil dövüşen ve sözünde duran bir karakter sunamadı. Yaser Arafat gibi şiddeti onaylayan bir lider çıkardı.

Zalimlerin savaş alanına girdiğinizde, onlar kadar zalimlik ve kötülük yapamıyacaksınız. Bunun için kendi kurallarınızın geçerli olduğu savaş alanına düşmanı çekmeniz gerekir.

Hamas’ın İsrail’i kendi savaş alanına yani fikir ve diplomasi savaşına çekip azim ve sebatla beklemesi gerekiyordu. Dünya kamuoyunu yanına alabilecek şeyler, insanları düşündürtecek adımlar atması gerekiyordu. Dünya kamuoyunun baskısı ABD ve İsrail’i durduracak tek kuvvettir.

Hamas rahmetli Alia İzzetbegoviç’in siyasetini gütmelidir. İzzetbegoviç mazlum ve mağdur olduğunu dünyaya anlattıktan sonra 1995’de Dayton antlaşması imzalandı. Sırplar’ın Srebrenitsa zulmünü gören dünya, Sırplar’ı durdurdu.

Eğer İzzetbegoviç İslam’a ve insanlığa uymayan intihar bombacılığı veya Sırp sivillere saldırılar düzenleseydi haklıyken haksız olacaktı. Hak mücadelesi hak yollarla yapılırsa zaten zamanla kader kapıları açılıyor.

Peki biz ne yapacağız? Dayton antlaşmasını hızlandıran olaylar, Sırp katliamı ve kimyasal silah kullanılma söylentisi üzerine Türk insanının spontane Taksim meydanı ve Ankara Kızılay’da kalabalık bir yürüyüş yapmasıydı.

ABD ve Batı İslam dünyasından vazgeçemez, Müslüman coğrafya kamuoyunun ciddi demokratik tepkileri çok şeyi çözer.

İslam Coğrafyası büyük bir sofra, sofranın başındaki Müslüman liderler dünyalık peşindeler ve cesur değiller veya basiretleri bağlanmış ciddi bir tepki verme bilincinde değiller.

Ancak ABD ve Batı bu sofradan vazgeçemez, Müslüman kamuoyunun heyecanlı, ciddi, demokratik, kararlı ve sürekli tepkileri oyunu bozacak güç olarak tek yoldur. Bu yol zor ama en güvenli ve erdemli yoldur. Bize bu yakışır.

İstiklal savaşımızda Anadolu’da başta Denizli Müftüsü olmak üzere bütün kanaat önderleri yönlerini İzmir’e dönüp birer taş atmışlardı. Bu azim ve irade zaferin temelini oluşturmuştu.

Bizde çocuklarımızı alıp bunu yapabilmeliyiz.

(Alıntı)

Nevzat TARHAN / Haber 7
ntarhan@gmail.com


26 Aralık 2008 Cuma

Tarihe Siyasi Tesbit : Yine seçim, Yine aynı senaryo... ve Yönetilemez ülke senaryosu yine devrede...

Yerel seçimlere odaklanan Türkiye, halkın tercihlerine gölge düşürecek bildik senaryolarla karşı karşıya. Anayasa Mahkemesi'nin son noktayı koyduğu belde belediyeleri konusu krize dönüşmüş durumda.
Ardını Buradan Okuyabilirsiniz...




İlginç bir süreçten geçiyoruz. Siyasi hesaplarını kurumlar üzerinden yapanlar yeniden devrede. Devlet organlarının bizzat devlet görevlileri tarafından yıpratıldığına şahit oluyoruz.

Görünen o ki, milletten umudunu kesenler seçim sonrası için de tedbir alıyor. Seçim sandığından çıkacak sonucu tartışmalı hale getirmek istiyorlar. Sanki ortada yeni bir senaryo var. Tartışmaları daha iyi anlamak için öne çıkan kurumlara ve aktörlere iyi bakmamız gerekiyor.

Anayasa Mahkemesi bir karar verdi. Nüfusu 2 binin altında kalan belediyeler kapandı. Bu karara farklı kanallardan itiraz edenler oldu. Ve bu itirazlar Danıştay'a gitti. Danıştay, öyle bir karar verdi ki her şey altüst oldu. Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç, kurumu adına yaptığı açıklamada 'verdiğimiz kararlar tüm yargı organlarını bağlar' diyerek Danıştay'ın yanlış yaptığına dikkat çekti. Hukukçuların belirttiğine göre Danıştay'ın kararı bugüne kadar görülmüş değil. Çünkü, belde belediyeleri idari bir kararla değil, kanunla kaldırıldı. Prof. Dr. Mehmet Turhan'a göre, 'Danıştay siyasi saiklerle hareket ediyor'. Hal böyle olunca gözler mecburen Yüksek Seçim Kurulu'na (YSK) çevriliyor. Orada da kısa süre içinde iki farklı kararın verildiği görülüyor. Bir ay önce Anayasa Mahkemesi'nin kararına göre hareket eden YSK, şimdi tam tersi noktada.

Yüksek yargıdaki tartışma, Anayasa Mahkemesi Başkan Vekili Osman Alifeyyaz Paksüt'ün çıkışı ile iyice alevlendi. Mahkemesindeki oylamada belediyeler ile ilgili karara karşı çıkan Paksüt, muhalefetini medyatik alana taşıdı. Başkan Kılıç'ın açıklamalarından haberi olmadığını söyledi. Bununla yetinmeyip bir grup üye ile beraber ortak bir açıklamaya imza attı. Kendi kurumunu tartışılır hale getirdi. Paksüt gerçekten medyatik bir isim. AK Parti'yi kapatma davası öncesinde, Genelkurmay'da yaptığı gizli görüşme ile uzun süre tartışılmıştı. Özellikle eşinin Ergenekon soruşturması çerçevesinde sorgulanması ve kapatma davası konusunda dinlemeye takılan telefon konuşmaları başkan vekilinin tarafsızlığına gölge düşürür nitelikteydi. Kapatma kararının verileceği süreçte söylediği 'Hangi karar çıkarsa çıksın Türkiye'de kıyamet kopacak' ifadeleri hâlâ akıllarda.

Parti kapanmadı, kıyamet kopmadı ama o dönemde öne çıkan isimler medyadaki yerini almaya başladı. Sabih Kanadoğlu Anka Ajansı'yla akıl veriyor. Sırada Hüsamettin Cindoruk var. Baykal açılımı bir kenara bırakıp, yine 'kriz ve kaos' kelimelerine döndü. Dün Anayasa Mahkemesi'ne gidenler bugün Danıştay'a başvuruyor. DSP Danıştay'a dava açtı. Doğu Perinçek hapiste olsa da İP'liler de Danıştay yolunda. Hükümete itiraz için Danıştay'a gidenler, eli boş dönmüyor.

Meselelere düz mantıkla bakınca ortada şöyle bir soru duruyor: "Danıştay, Anayasa Mahkemesi kararına uymuyor. YSK, önce Anayasa Mahkemesi'ne, sonra Danıştay'a itibar ediyor. Bu durumda hükümet ne yapsın? Kimin kararına uysun?" Galiba, birileri yine yönetilemez bir ülke görüntüsü vermek istiyor. Ama aktörler aynı olunca oyun gizlenemiyor.

Alıntı >>> Ali Akkuş 26.12.2008 Zaman



Ve bir NOT : Azınlıktakiler kişisel görüş

Doç. Dr. Mustafa Şentop (Marmara Üniversitesi Öğretim Üyesi) Karar alındıktan sonra muhalif üyelerin görüşü azınlıkta kaldığı için kişisel görüştür. Mahkeme görüşü değildir. Haşim Kılıç, açıklamasında yeni bir şey mi söylüyor? Hayır, önceki kararı uygulayın diyor. Danıştay, yıllardır Anayasa Mahkemesi'nin gerekçesinin bağlayıcı olduğunu söylüyordu. Madem gerekçe bu kadar bağlayıcıydı, belde belediyeleriyle ilgili gerekçeye bu üyeler ve Danıştay niye sahip çıkmıyor?(Alıntıdır.)



TARİH : Ermeni Sorunu _ Özrü kabahatinden büyük !

Unlu tarihcimiz Prof.Turkkaya Ataov www.ozurdilemiyorum .net de yayinlanmak uzere musade verdigi iki metinden birinde soyle diyor.


Özrü kabahatinden büyük!

PROF. DR. TÜRKKAYA ATAÖV

Ermenilerden özür dileme açıklamasını imzalayanlar var. “Af dileme erdemdir” diyen de oldu. Alçak gönüllülük gösterimi insan doğasında var. Kaba biri bana “küt” diye çarptığında, “özür dilerim” sözü ağzımdan kendiliğinden dökülüyor. Yobaz-işbirlikç i-ayrılıkçı bir faşist özentinin ağır basmakta olduğu ortamdayız. Bunlardan ayrı durmak isteyenler de kendilerine ve dış dünyaya “biz birey olarak demokrat, insancıl, uygar, çağdaş, gerçek Batılı, ileri aydınlarız; onlardan değiliz” demek isteyebilirler. Kimi tanışını, dostunu, Ermeni komşusunu kıramayarak imza koyabilir. Kendini tanıtma, değişik görünme gibi bambaşka örgeler de olacaktır. Her birindeki itici nedene ayrı ayrı bakmak olanaksız. Ancak, önemli bir bölümünün de, tarih bildiğinden ya da Ermeni duygudaşlığından ötürü değil, Cumhuriyete karşı olması nedeniyle katıldığı söylenmezse ve bu tavırların başka oluşumlarla koşutluğu görmezden gelinirse, büyük eksiklik olur.

Ne var ki, tarih eş-dost hatırı, bireyin hoşgörülü görünmesi ya da ABD ve AB sorumluları önünde temize çıkma kaygılarıyla yazılmıyor. Konu Ermeni-Türk ilişkileriyse, bu ikisinin belgelikleri başta olmak üzere, ilgili ve belli başlı devletlerin yayımlanmış ya da basılmamış belge hazineleri var. Kitaplar, kitapçıklar, süreli yayınlar, gazeteler, bilimsel araştırmalar, yıllıklar, doktora ve yüksek lisans tezleri, yazanaklar, toplantılar, açık oturumlar, sempozyumlar, bildiriler, tutanaklar, anılar, albümler, resimler ve benzerleri kitaplıkları doldurur. Birçoğu yayımlandı da. Örneğin, ben kendi adımla Türkiye’de ve yurt dışında, Türkçe dahil, değişik dillerde, seksen kitap ve kitapçık yayınladım. Bu konuda ilk küçük kaynakçayı otuz yıl önce çıkarmıştım. Şimdi Dr. Erdal İlter’in 300 sayfalık ayrıntılı kaynakçası var.

Sayısı yüz milyonu bulan Osmanlı belgelerini bir yana koyalım. Özür dileme açıklamasına imza koyanlardan 200.000 dosyalık Bab-ı Ali Evrak Odasına, 224 cilt Meclis-i Vükelâ Mazbatalarına, 46 ciltlik İradat-ı Seniye Müsveddatına, Yıldız Sarayı belgelerine, her ilin sâlnamelerine, Mesail-i Mühimme ve Gayri Müslim Cemaatlerine Ait Defterlere ve Nazım Paşa vukuatı, Mehmet Mansur Efendi yazanağı, Vali Hakkı Paşa buyrukları ya da Uras incelemesi benzeri yüzlerce ve binlerce ilk elden belgelere bakmış olmalarını beklemiyorum. Bunları renkli filmler olarak önde gelen dünya kitaplıkları ve konuyla ilgili en önemli araştırma merkezlerine yıllar önce armağan etmiştik. Genel Kurmay Başkanlığı bunları kimi yabancı dillere, bu arada günümüz Türkçesine de çevirerek cilt cilt yayımladı. Bu aydınlatıcı çalışmaları da bir kalemde geçelim.

Bize büyük ölçüde hak veren eski ve yeni kuşak yabancılardan ünlü Langer, Hamlin, Whitman, Rambert, Eliot, Ubicini, Arpée, Shaw, McCarthy, Lewis, Levy, Zeidner, Weems, Erickson ve benzerlerinin yazdıklarını da bir yana koyalım.

Ama, gelin görün ki, sorumlu konumdaki Ermenilerin kendi yazdıkları var; hem de hiçbir duraksamaya yol açmayacak biçimde. Ermeniler silâhsız, savunmasız, barışçı, zayıf, sahipsiz, suçsuz çoluk-çocuktan oluşan ve dudaklarında ilâhilerle ölüme koşan örnek Hıristiyan sivilleriydiler, öyle mi? Ama kendileri bile öyle demiyorlar ki! Önce, Anadolu yöresini ve Daşnak terör örgütünün akıttığı kanı iyi bilen Amerikan Ermenisi K.S. Papazian’ın benim sık göndermeler yaptığım kitabında dediği gibi, Ermeniler Anadolu’da, kimilerinin Batı Ermenistan demek istedikleri altı il de dahil olmak üzere, hiçbir yerde çoğunlukta değildiler. Değişen çağa ve koşullara göre, Rus, İngiliz, Fransız ve Amerikan din yayıcıları, gizli görevlileri, silâhları ve paralarıyla başkaldırdılar, zararlar verdiler ve öldürdüler. Sandıklarla silâh, cephane, hattâ büyük kilise mumu biçiminde top namluları ya yakalandı ya da Ermenilerin ellerine sızdı. Kiliselerde, yabancı okullarda ve banka kasalarında patlayıcılar saklandı. Ermeni yazar L. Nalbantian’ın doktora tezindeki terörizm değerlendirmelerini okumakta yarar var.

Nisan 1915 başında Van’da yaşanan silâhlı ayaklanma bu kenti devletten ayırdı ve orada Ermeni önderliği ve Rus desteğinde yönetim kurdu. Komutanlarından G. Pastırmacıyan Amerika’da basılan bir kitabının başlığını Ermenilerin savaşa katılımını “Müttefik kümesinin kazanmasında belirleyici neden” olarak sunuyordu. General Antranik gibi öteki Ermeni komutanların yazdıkları ve açıklamaları hep nasıl Türkleri yok etmeğe yönelik olduklarını anlatır. Ermeniler bir düzine savaşa katılıp karşılarındakileri öldürmediler mi? Salgın hastalıklar Anadolu’yu silip süpürürken onlardan da can almadı mı? 1924’de Amerika’daki bir yayınları Ermenilerin Türklere karşı Kafkasya, Doğu Anadolu, Süveyş, Sina, Kudüs ve Suriye cephelerinde “200.000’lik ordularla”, 1926’daki benzer bir yayın da “200.000’den fazla” silâhlı kuvvetle çarpıştıklarını yazar. Bu yayınlar bende var ve bu bilgilerle belgeleri kaç yıldır yapmakta olduğum Türkçe ve yabancı dillerdeki kitapların içine koyarak okuyucuya sunmayı araştırma ve gerçekçilik görevim bildim.

1914-18 arası Ermeni savaşlarını anlatan A.P. Hacobian ve Ermenilerin doğuda Kafkas cephesindeki askerî eylemlerini anlatan Ermeni General G. Gorgarian “özür açıklaması”na imza koyanların dikkate almadıkları kanıtları kendi kalemleriyle sergilemektedirler. Ben bu Ermeni kaynaklarına da kendi yayınlarımda göndermeler yaptım. Birinci Dünya Savaşının yenginlerinin önderleri olan D. Lloyd George ve G. Clemenceau gibi başbakanlar, General E.H.H. Allenby gibi Ermenilere komuta etmiş ön sıradaki yüksek rütbeli askerler ve siyasal kararların önemli yerlerinde bulunan A.J. Balfour, R, Cecil ve J, Bryce gibi kişiler, Ermenilerin kendilerinin kabul ettikleri gibi, “200,000’den fazla” silâhlı kişiyi Türklere karşı savaşa sürdüklerini yinelemiş ve kendilerine teşekkür etmişlerdir. 1917 Bolşevik Devrimine değin, bu kutlamalara Rus Çarı İkinci Nikola ile Kafkasya’daki Rus generalleri de katılıyorlardı. Bu bilgileri, Türkçe kitaplarım da dahil, çok sayıda okuyucuya ulaşan yayınlarıma gereği gibi aktardım. Başkalarının da yayınları var.

Bu arada, 2003’de basılan önemli bir İngiliz kitabının “Osmanlılar seferberlik hazırlığı içindeyken, Ermenilerin doğuda 120,000 kişiyi boğazladıklarını” belirttiğini de yazdım. İngiliz kaynağı “öldürdüler” dememekte, sanki hayvan kesilen mezbahadan söz eder gibi “boğazladılar” demektedir. Gene aynı kaynak Van’da silâhla başkaldırıp Türk ve Müslüman mahallelerini bastıklarını, kenti devletten ayırıp başa geçtiklerini ve daha sonra da bir 50.000 kişi daha yok ettiklerini yazmaktadır. Bunun belgelerini de yayınladım. Ya Japonlar ABD’nde aynı şeyi yapsaydı, neler olurdu?

Özür açıklamasına imza koyanlar bu kaynakları bilmiyorlar mı? Bilmiyorlarsa, bu bilgiçlik gösterisinin kaynağı ne? Biliyorlarsa neden? Bunda toplumun değerlerinin eksileceğini hesaba katmıyorlar mı? M. Kemal Atatürk’e ve devrimlere karşı takınılan yeni tavırlarda da toplumun değerlerini teker teker eksiltme çabası yok mu? “Ne mutlu Türküm diyene” değerlendirmesiyle topluma güven kazandırmak yerine, bu koca ulus bir kinle bezenmiş aşağılık duygusu örgüsü kıskaçına mı alınmak isteniyor? 1914-18 Savaşında bunca Türk öldürülmedi mi? Ya 1821-1922 arası Balkan, Kafkas ve Kırım Türklerinin başına gelenler? Bunlara hiçbirine neden bir gönderme bile yok? Benim TBMM adına ayrı ayrı Türkçe ve İngilizce hazırladığım iki kitabımın başına şöyle bir not koymuştum: “Bu kitaba konu olan ve Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde meydana gelen isyan ve çatışmalarda yaşamını yitiren asker ve masum insanlarla, yıllar sonra teröristlerce şehit edilen Türk diplomatlarını n anısına...” O dönem benim de her yurt dışına çıkışımda saklanmak zorunda kaldığım yıllardı. ASALA şubelerinde resmim asılıydı. Kim kimden özür dilemeli?

(Alıntıdır)

25 Aralık 2008 Perşembe

TARİH : Ermeni Sorunu _ Ohannes Kaçaznuni'den de Özür Dileyecekler mi...?

Kaçaznuni, 1914'ten 1923'e uzanan süreçte, Türk-Ermeni ilişkilerinin özünü savaş hali olarak değerlendirmektedir. Kaçaznuni'nin yaptığı çok doğru saptamaya göre bu savaş, aslında Türkiye ile emperyalist devletler arasındaki bir savaştı. Kaçaznuni'nin kitabının en önemli noktası, Taşnak Partisi ile onun peşine takılan Ermenileri savaşın bir tarafı, o günkü Türk devletini ise diğer tarafı olarak değerlendirmesidir.

Alev COŞKUN

Bir grup aydın, 1915-1918 dönemi tehcir (göç ettirme) olayları nedeniyle "Ermenilerden 1915'te yaşadıkları için özür diliyorum" adlı bir imza kampanyası başlattı.

Bu kampanyaya 60'ı aşkın emekli büyükelçi karşı bildiriyle yanıt verdi. 43 eski diplomatını Ermeni terörüne kurban vermiş olan Dışişleri camiasının, bu şehit diplomatlar anısına saygı duyarak verdiği yanıt ve TSK'nin bu konuda aydınlar bildirisinin yanlış yorumlanacağını belirtmesi, Cumhurbaşkanı'nın bu bildiriye hoşgörü ile bakması, Başbakan'ın karşı çıkması konuyu daha da önemli ve karmaşık bir düzeye taşımıştır.

Kendilerine aydın grubu adı veren kişilerin, demokrasilerde böylesi bildiriler yayımlamaları doğaldır.

Ancak özür bildirisini yayımlayanların, kesin çizgileri olmayan karmaşık bir konuda taraf olduklarının ayırdında olmaları gerekir. Türk Devleti, Ermeni konusunda belgelerin açılmasını ve hatta bu belgelerin yansız tarihçiler tarafından değerlendirilmesini istemektedir. Ancak Ermeniler bu tutarlı öneriye olumlu yanıt vermiyorlar. Böylesi tarafsız bir kurul eğer bir yargıya varırsa, özür dileme yolu açılabilir. Ancak böyle bir olgu yokken ve bu tarihi konu saptırılarak uluslararası arenada siyasal çıkar konusu yapılırken aydınların ortaya dökülüp özür dileme kampanyaları açmaları kuşku yaratmıştır.

İşte bu nedenle ben de kendilerine "Ohan-nes Kaçaznuni'den de özür dileyecek misiniz" diye soruyorum?

Neden Kaçaznuni?

Çünkü bu çok önemli, Ermeni davası için çalışmış olan Ohannes Kaçaznuni, sözü edilen bizim bu bir grup aydının tersini söylüyor.

Aman efendim, kimmiş bu Kaçaznuni ki ondan özür dileyelim diye hemen bir itirazda bulunmasınlar.

O zaman Kaçaznuni'nin kim olduğuna bakalım:

Gerçek ismiyle Hovannes Katchaznouni (Ohannes Kaçaznuni) Ermeni tarihinde tartışılmaz çok önemli bir kişidir. Ermeni terör örgütü Taşnatsutyun (Taşnak) Partisi'nin kurucularındandır. 1918 yılının temmuz ayında kurulan Ermeni devletinin ilk başbakanıdır. Ermeni devletini hükümet başkanı olarak 13 ay yönetmiştir. (Temmuz 1918 - Ağustos 1919)

Ermenistan, 1920 yılında Bolşevik yönetimi tarafından ele geçirilince, tutuklandı; 1921 yılında Avrupa'ya kaçtı.

1921 yılında Taşnak Partisi, Bükreş'te neler yaptık, nerede hata yapıldı, ne yapmalıydık konularının konuşulduğu bir konferans topladı.

Taşnak Partisi'nin en önemli liderleri, tarihçiler bu kongreye raporlar sundular. İşte Ermeni devletinin ilk başbakanı Kaçaznuni de bu kongreye önemli bir rapor sundu.

Kaçaznuni'nin, "Taşnatsutyun'un Artık Yapacağı Bir Şey Yok" adını taşıyan raporu, bugün Ermenistan'da yasaktır. Avrupa ve ABD'de kütüphane kataloglarında kitabın ismi vardır, ancak kendisi yoktur, imha edilmiştir.

Bu rapor, Sovyet Rusya'da kısıtlı sayıda basıldı ve halen rapor Rus Devlet Arşivi'nde bulunmaktadır. Dr. Mehmet Perinçek, Moskova'da Lenin Kütüphanesi'nde yaptığı çalışma sırasında raporu bulmuş, Rusça fotokopisini almış, bu rapor tercüme edilerek Türkçe basılmıştır.(*)

Başbakan Kaçaznuni'nin raporunun önemine hiç kimse karşı çıkamaz. Ama ne var ki, Kaçaznuni'nin raporu bizim Batı karşısında kompleksli Batısever, hatta "Batıperver" aydınlarımıza ters düşüyor.

İşte Kaçaznuni'den çarpıcı noktalar:

I. Dünya Savaşı öncesinde, Ermeniler tarafından gönüllü silahlı birlikler oluşturuldu, bu hataydı.

Bu birlikler ve o günkü politikamız kayıtsız şartsız Rusya'ya bağlanmıştı.

Ve Türklerden yana olan güç dengesi hesaba katılmamıştı.

1918 yılı sonlarında İngiliz işgali, Taşnakların umutlarını yeniden kabartmıştı ve Ermenistan'da Taşnak diktatörlüğü kurmuşlardı.

Ermeniler "Denizden Denize Ermenistan Projesi" gibi emperyalist bir talebe kapılmışlar, bu yönde kışkırtılmışlardı.

Ermeniler, Müslüman nüfusu katletmişlerdi, bu nedenle Türklerin aldığı tehcir kararı doğrudur ve uygundur.

Evet bütün bu saptamalar, Ermenistan'ın ilk başbakanı, Taşnaksutyun Partisi'nin kurucusu Kaçaznuni'ye aittir.

Kaçaznuni, 1914'ten 1923'e uzanan süreçte, Türk-Ermeni ilişkilerinin özünü savaş hali olarak değerlendirmektedir. Kaçaznuni'nin yaptığı çok doğru saptamaya göre bu savaş, aslında Türkiye ile emperyalist devletler arasındaki bir savaştı.

Kaçaznuni'nin kitabının en önemli noktası, Taşnak Partisi ile onun peşine takılan Ermenileri savaşın bir tarafı, o günkü Türk devletini ise diğer tarafı olarak değerlendirmesidir. Bu değerlendirme ortada savaş olduğunu ve soykırım kavramının bu olayda söz konusu olamayacağını belirtir.

Kaçaznuni'nin bu değerlendirmesi kimilerini şaşırtsa da, 1915-1918 olaylarıyla ilgili olarak Ermeni devlet adamları ve tarihçileri buna paralel değerlendirmeler yapmışlardır.

Kaçaznuni, Ermenilerin önce Çarlık Rusyası'nın emelleri doğrultusunda hareket ettiğini, Çarlık Rusyası'nın yıkılışından sonra da bu sefer Batılı devletlerin güdümüne girdiğini; İngiltere, Fransa, ABD gibi devletlerin bölgedeki çıkarları için Türklere karşı savaştıklarını açıkça belirtmektedir.

Şimdi sayın aydınlarımız Kaçaznuni'yi lanetleyecekler midir? Ondan nefret mi edecekler, yoksa biz siyasallaştık, senden daha iyi biliyoruz, sen kim oluyorsun mu diyeceklerdir...

"Batıperest" (**) aydınlarımızın ne diyeceklerini merak ediyorum.

(*) Ohannes Kaçaznuni, Taşnak Partisi'nin Yapacağı Bir Şey Yok (1923 Batı Konferansı'na Rapor, Kaynak Yayınları, 2006)

(**) Batıperest, bu deyimi Sayın Erol Bilbilik'in son kitabı "Amerikanperestler"den uyarladım. Batı'ya hayran olan, ona tapan anlamındadır.

Alev Coşkun
22.12.2008 Cumhuriyet

En Çok Okunanlar...

BEĞENDİĞİM VİDEO 'lar... (Bazıları YalamaTube açıkken çalışıyor.)

BELGESEL 'ler...

*** TürkBirDev :




Daha geniş bilgi için : www.turkbirdev.org

********************

*** Steve Jobs Hayat Hikayesi (Macintosh ve Apple MiMARI)



********************

*** Almanya Gerçeği - Banu AVAR



*** Viyana'da Türk korkusu ve Patriğin ödülü. -BANU AVAR



*** İsveç 'in Nobeli (Nobel Ödülleri nedir.Birde bu açıdan bakın.) - BANU AVAR




********************

GARİP Neşet Ertaş Belgeseli -1 (Can Dündar 'ın hazırladığı belgesel sanırım 10 parça olarak YouTube 'da. Ben 1. yi koydum diğerlerini YouTube 'dan izleyebilirsiniz.)


********************

LOOSE CHANGE 11 Eylül Saldırılarına Farklı bir açıdan bakan çok ilginç bir belgesel.


*********************
MEVLANA
Mercan Dede - Ney ve Semazen Gösterisi Unıversiade 2005 - (Muhteşem Bir Gösteri)

***********************
Bir başkadır Türküler... (Görüntülü)

Ali Ekber Çiçek - Ağlama Gözlerin


*************************

Ali Ekber Çiçek - Haydar Haydar


***********************

Diğer Bloglarım...

Mizah: Özenle seçtiğim Fıkra, Karikatür ve komikler.
Karma: Karışık olanlar burada.
Faydalı Bilgiler : Benim faydalandığım her türlü bilgi.
Otomotiv : Otomotiv dünyasından seçtiklerim.
Fotograf : Ustalardan,İnternet 'ten ve Çektiklerimden...
Tarih: Sıkıcı olmayan, İlginç tarihi bilgiler...
YeniAnayasa: Yeni Anayasa tartışmaları burada.
Videolar : Komik , İlginç ve Değişik videolar...

Ziyaretçilerim...

Savaş Daima Acıdır... Ya Açlık...!!!

Savaş Daima Acıdır... Ya Açlık...!!!
Savaş'ın kötülüğünü ve Açlığı İki karede anlatmak...(Üst Foto : Kevin Carter_Sudan Alt Foto : Yıl 2003 Irak)

ads2

İnternet 'ten Siteler...

Bir zamanlar Sokağa Çıkma Yasağıyla Pazar Gününü Eve Hapsolarak öğrendiğimiz Nüfus bilgilerimiz şimdi bir tık ötede... Türkiye 'nin İllerinden Köylerine kadar Nüfusunu ayrıntılarıyla öğrenebileceğimiz bir site...
http://www.tuik.gov.tr/....
********************
KAN İhtiyacları konusunda yardımcı olmak için kurulmuş bir site... (Tabii üye olup yardımcı olursak.)
http://www.acilkanlazim.com/Default.aspx
********************
Pul Kolleksiyonu Meraklılarına.
http://www.turkpullari.com/
********************
Türk El Sanatları ile ilgili bir site.
http://www.turkelsanati.com/
********************
Eşref Armağan : Gözleri göremeyen bir insanın neler çizdiğine bir bakar mısınız.
http://www.armagan.com/
********************
Alternatif Medya 1 : MiniDEV
http://www.minidev.com/
********************
On-Line Dünya Atlası
http://plasma.nationalgeographic.com/....
********************
www.360tr.com (Panoramik Görüntüler)
http://www.360tr.com/
********************
Siyasal Ufuk Hareketi
http://www.suhareketi.org/
********************
Genç Siviller Hareketi
http://www.gencsiviller.net/
********************
YouTube Yasaklı iken girmek için :
http://www.ktunnel.com/
tıklayın ve önünüze gelen (url) boşluğuna
http://www.YouTube.com
yazın
ve begin browsing butonuna basın

Yasaklı Sitelere Girmek İçin

KULLANILABİLECEK BAŞKA BİR ADRES

Yetti.be | Özgür İnternet!

********************

Yaza Antremanlı girin...
http://majman.net/fly_loader.html

********************


Destekliyorum...

Pardus... Özgürlük İçin... Özgürlük için Pardus...