"Benimle aynı düşüncede olmayan insan düşman değildir ; Sadece benimle aynı düşüncede olmayan başka bir insandır." (Alıntı)

KARMA (Karışık Olanlar) Son Eklediklerim...

10 Şubat 2009 Salı

Tarihe Siyasi Tesbit : 'HÜRRİYET'İN YAZDIĞINI BİZ YAZAMAZDIK!'

Kıbrıs Rum kesiminin en çok satan gazetesi Cyprus Mail, Atilla Olgaç olayı için özeleştiri yaptı...

Bugüne kadar Türkiye karşıtı ve milliyetçi söylemleriyle sık sık gündeme gelen Kıbrıs Rum kesiminin en çok satan gazetesi Cyprus Mail, bu kez çok tartışılacak bir makaleye yer verdi. Cyprus Mail, Atilla Olgaç olayında alınan tavrın, Kıbrıs Rum kesiminin olgunluktan “ışık yılları kadar uzak" olduğunu ortaya çıkardığını yazdı.

Gazete, Türk oyuncu Atilla Olgaç'ın televizyondaki sürpriz çıkışının Rum medyasında gördüğü ilgi ile bu tavra verilen isterik tepkinin Kıbrıs Rum kesiminin ölçü ve perspektiften yoksun olduğunun bir göstergesi olduğunu savundu.

10 Rum'u öldürdüğünü iddia eden Türk oyuncunun televizyonda iki güzel kadının önünde böbürlenmeye çalışan “aptal bir yalancı" olduğuna inandıklarını yazan Cyprus Mail, “Vurduğu ilk esirin yüzüne tükürdüğü iddiası" Olgaç'ın aptallığının bir göstergesiydi. Kafasına silah dayanıp da surata tükürecek bir kişi daha doğmadı. Bu tür şeyler ancak kovboy filmlerinde olur ve böyle bir aptala inanan Kıbrıslı Rumlar da eksik değil.

1974'te birçok esirin Türkler tarafından öldürüldüğünü doğrulamak için Olgaç'ın “peri masallarına" ihtiyaç olmadığını iddia eden Cyprus Mail, aralarındaki ilişkinin daha önceki kanlı çatışmalar yüzünden nefrete dönüştüğü toplumlarda, bu tür aşırılıkların savaşın bir parçası olduğunu öne sürdü.

Cyprus Mail'e göre, son gelişmelerin sürpriz yanlarından biri de Olgaç'ın iddialarının Türkiye'de yansıma şekli oldu. Gazete, Türk medyası, savcılığı ve genelkurmayının Olgaç'ın açıklamalarına gösterdiği tepkinin Türkiye'de bir şeylerin değiştiğini gösterdiğini ifade ederek şöyle devam etti: “Bu tepkinin önemin anlayabilmek için belki de kendimize şu soruyu sormamız gerekir: Olgaç Türk değil de bir Rum olsaydı, kaç Rum gazeteci, kaç Rum gazetesi ve kaç Rum askeri yetkilisi aynı şekilde davranırdı? Açıklarımızı ortaya koyan bir yurtseverlik karşıtı davranış diye topa tutmazlar mıydı? Kimse Türkiye'deki gazeteciler ve medya yorumcuları gibi yaptıklarını kınama cesaretini gösteremezdi. Ne Kıbrıs'ta ne de Yunanistan'da tek bir gazete Hürriyet'in Olgaç hakkında yazdıklarını yazamazdı. Peki 1963-64 döneminde ve 1974'te biz de silahsız ve savunmasız Kıbrıslı Türklere karşı suçlar işlemedik mi? Kaç Rum gazeteci veya gazete bu suçlarımızı kınama cesaretini gösterdi? Maalesef biz gerçeğin tek yarısıyla, yani öteki tarafın işlediği suçlarla ilgilendik ve kendimizinkileri görmemiş gibi davrandık."

Bu davranışın geçmişe kadar uzandığını yazan Cypurs Mail, 1922'de Anadolu'da Yunan gazetecilerin İzmir'i Türklerin yaktığını yazdıklarını, ancak benzer suçlar işleyen, köyleri yakıp masum insanları öldüren Yunan askerlerinden hiç söz edilmediğini savunarak, ancak bağımsız bir uluslararası kurulun bu utancı Yunanlıların yüzüne vurduğunu belirtti.

Bu tür küçük detayların ortaokullarda öğretilmediğini belirten Cyprus Mail daha sonra şu sözlere yer verdi: “Kıbrıs Üniversitesi Rektörü Stavros Zenios geçen hafta 'Olgun bir toplum geçmişine eleştirel bir gözle bakmaktan çekinmez' demişti. Ona daha fazla katılamazdım. Ama bizim toplumumuz henüz olgunluktan ışık yılları kadar uzakta."


27 Ocak 2009 Salı

ERGENEKON : Ne olduğu bu kadar güzel anlatılamazdı doğrusu...!!!

Perinçek:
İktidarı deviremedik, yazıklar olsun...


Ergenekon davasının 39. duruşmasında savunma yapan Doğu Perinçek, JİTEM’ci Albay Kırca’nın intihar etmesinde herkesin payı olduğunu belirterek Kendi payımı üstleniyorum, yeterince mücadele edememişim. Hükümeti devirememişiz, yazıklar olsun bize” dedi.
Ardını Buradan okuyabilirsiniz.

**************************

Benim bildiğim kadarıyla Demokrasilerde Hükümetlerin gelişi ve gidişi Seçimle, Meclisle olur.

Perinçek 'in Partisinin aldığı oy buna yetmediğine göre
Hükümeti nasıl devirecek. ???

Tabiki Ergenekon..








10 Ocak 2009 Cumartesi

ALINTI : Batıdan niçin bu kadar nefret ediyorlar...?

Robert Fisk , Independent.



İsrail Filistin'de bir kez daha cehennemin kapılarını açtı. Birleşmiş Milletler'e (BM) bağlı okulda 40 ve bir diğerinde 3 sivil mülteci öldü. "Saflığın silahına" inanan bir ordu için Gazze'deki bir gecelik iş bakımından pek de fena sayılmaz. Zaten bizim için bu neden sürpriz olsun ki?

İsrail'in 1982'de Lübnan'ı işgali sırasında (hemen tümü sivil, çoğu çocuk ve kadın) öldürülen 17.500 kişiyi; Sabra ve Şatilla katliamlarında öldürülen 1.700 sivil Filistinliyi; 1996'da bir BM üssünde kalan, yarısından fazlası çocuk olmak üzere öldürülen 106 Lübnanlı sivil mülteciyi; 2006 yılında İsrailliler tarafından evlerinden çıkarılarak, ardında bir İsrail helikopteri tarafından katledilen Marvahin'deki mültecileri; aynı yıl Lübnan'ın bombalanması ve ardından işgal edilmesi sırasında öldürülen, hemen tümü sivil 1.000 kişiyi unuttuk mu ki?

Asıl şaşırtıcı olan şey, bu kadar Batılı liderin, bu kadar cumhurbaşkanı ve başbakanın ve korkarım ben ve bunca yazar ve gazetecinin, İsrail'in sivil kayıplardan kaçınmak üzere çok dikkatli davrandığına dair eski yalanı yutmuş olmamız. Bir İsrail büyükelçisi daha Gazze katliamının birkaç saat öncesinde, "İsrail, sivil kayıplardan kaçınmak üzere elinden gelen her şeyi yapmaktadır," diye açıklama yaptı. Ve ateşkesten kaçınmanın mazereti olarak bu yalanı tekrarlayan her cumhurbaşkanı ve başbakanın eline, geçen gece gerçekleşen kıyımın kanı bulaşmış demektir. Şayet George Bush 48 saat önce derhal ateşkes sağlanması talebinde bulunma yürekliliğini gösterseydi, yaşlı, kadın ve çocuklardan oluşan o 40 sivil yaşıyor olacaktı.

Yaşananlar sadece utanç verici olmakla kalmıyor, aynı zamanda yüzkarası da. Savaş suçu demek abartılı bir tanımlama mı olur? Şayet bunlar Hamas tarafından gerçekleştirilseydi, yapılanları bir canavarlık olarak nitelerdik. Dolayısıyla, korkarım ki bu bir savaş suçudur. Ortadoğu'da (Suriye, Irak, İran ve İsrail askerleri) tarafından işlenen bu kadar çok sayıda kitlesel ölüm haberi verdikten sonra, sanırım benim tepkim ahlaki değerleri hor görmek olmalı. Ancak İsrail, "uluslararası teröre" karşı bizim savaşımızı yürüttüğü iddiasında. İsrailliler, Gazze'de bizim adımıza, Batı idealleri uğruna, bizim güvenliğimiz, bizim selametimiz, bizim standartlarımız için savaştıklarını ileri sürüyor. Dolayısıyla şu anda Gazze'de hâkim olan vahşetin biz de suç ortağıyız.

İsrail ordusunun gerçekleşen haksızlıklara yönelik olarak ileri sürdüğü mazeretleri geçmişte haber yapmıştım. İlerleyen saatlerde bu mazeretler yeniden pişirilerek, önümüze koyulabileceği için, işte bunlardan bazıları: Filistinliler kendi mültecilerini öldürdü; Filistinliler, mezarları kazarak, çıkardıkları cesetleri yıkıntılar arasına yerleştirdi; sonuç itibariyle asıl Filistinliler sorumlu olarak görülmeli, çünkü silahlı bir fraksiyonu desteklediler veya silahlı Filistinliler, masum mültecileri kasten kalkan olarak kullandı.

Sabra ve Şatilla katliamları, İsrail'in oluşturduğu kendi soruşturma komisyonunun ortaya çıkardığı gibi İsrail askerleri 48 saat boyunca izleyip, herhangi bir müdahalede bulunmazken, İsrail'in Lübnan'daki müttefiki olan sağcı Falanjistler tarafından gerçekleştirilmişti. İsrail suçlandığında, Menachem Begin hükümeti dünyayı iftira atmakla suçlamıştı. İsrailliler, İsrail topçusunun 1996 yılında Kana'da BM üssüne ateş açmasının ardından, Hizbullah'ın silahlı adamlarının da burada barındığını ileri sürmüştü. Bu bir yalandı. Hizbullah'ın sınırda iki askeri ele geçirmesiyle 2006 yılında başlayan savaşta verilen binden fazla ölü de, basit bir şekilde Hizbullah'ın sorumluluğu olarak dikkate alınmamıştı. İsrailliler, Kana'da gerçekleşen ikinci bir katliamda öldürülen çocukların cesetlerinin bir mezardan getirildiğini ileri sürdü. Bu da bir başka yalandı. Marvahin katliamından dolayı ise hiçbir zaman özür dilenmedi. Bu olayda köy halkının köyü terk etmesi istendi, köylüler İsrail'in buyruğuna uydu ve ardından İsrail helikopterleri tarafından saldırıya uğradı. Mülteciler çocuklarını alarak, İsrailli pilotların kendilerinin masum insanlar olduğunu görebilmesi için üzerinde yol aldıkları kamyonun çevresine dizdiler. İsrail helikopteri köylüleri yakın mesafeden biçti. Sadece iki kişi ölü taklidi yaparak, kurtuldu. İsrail bundan dolayı özür bile dilemedi.

Ve en ufak bir kuşku duymadan yazıyorum: Bu skandal düzeyindeki uydurma bahanelerin tümünü yeniden dinleyeceğiz. Aslında Hamas'ın suçlanması gerektiği yalanını dinleyeceğiz. Mezarlardan çıkarılan cesetler yalanını da duyabiliriz. Ve neredeyse kesin bir şekilde Hamas'ın BM okulunda olduğu yalanını duyacağız ve kesinlikle antisemitizm yalanını dinleyeceğiz. Ve liderlerimiz burnundan soluyarak, ateşkesi önce Hamas'ın bozduğunu dünyaya anımsatacak. Öyle olmadı. Ateşkesi ilk 4 Kasım'da Gazze'yi bombalayıp, altı Filistinliyi öldürürken ve yine 17 Kasım'da dört Filistinlinin daha ölmesine yol açan bir başka bombalamayla, İsrail bozdu.

Evet, İsrailliler güvenliği hak ediyor. Son on yılda Gazze çevresinde 20 İsraillinin öldürülmüş olması gerçekten de korkunç. Ama sadece geçen hafta içinde öldürülen 600'den fazla Filistinli ve 1948'den bu yana binlercesi oldukça farklı bir ölçekte.

Bir Arap zapt edilmez bir öfkeyle harekete geçip, Batıya yönelik kızgınlığını, öfkesini gösterdiğinde, bunun bizimle bir ilişkisi olmadığını söyleriz. Öyleyse sormak gerek, bizden niçin nefret ediyorlar? Ama sakın bunun yanıtını bilmiyoruz demeyin.


Türkçe çevirisi Genç Siviller grubundan Alıntıdır...

Orijinalini ise buradan okuyabilirsiniz...


07 Ocak 2009 Çarşamba

TARİH : 1946-2000 yılları arası Filistin-İsrail Toprak Durumu ve bir Soru....

Önce Sözün bittiği yerden bir kaç görüntü...
(Fotograflar Buradan Alıntıdır...)














Beyazlar İsrail’in toprakları,

Yeşiller ise Filistin’in…

1946’dan 2000’e durum ortada.


Ve Anlayabilene Bir Soru...

Sıra Kimde.... ????


Kaynak : http://www.kibush.co.il/show_file.asp?num=553 (Bir İsrail sitesi)

05 Ocak 2009 Pazartesi

ALINTI : Önce elbise, sonra elbiseye uygun beden: Ulus Devletler...

Batılı sistem bakımından soru, herkesin anlayabileceği kadar basit ve açıktı:

Yükselen uygarlığımızı, her geçen gün büyüyen emperyal sistemimizi nasıl kalıcı hale getirebiliriz?

Tecavüz, gasp, talan ve hırsızlık üzerine kurulmuş tüm yapılarda ayakta kalmanın çareleri ve tedbirlerinin ne olması gerektiği meselesi uğruna tahsis edilmesi gereken mesai her şeyden, hatta sistemin inşası için harcanan çabalardan da önemliydi. Zulmün, çürük temeller üzerinde uzun zamanlar boyu varlığını korumasının tabiata aykırı olduğu onlar tarafından da çok iyi bilinmekteydi. Batı sisteminin neden zulüm ve adaletsizlik üzerinde yaşamakta olduğu sorusunun cevabı da buradadır aslında.

Oysa Hakk'ın kendiliğindenlik ve tabiilik gibi meziyetleri vardı; zulmün aksine O'nu ayakta tutmak için değil yıkmak için hususi çabalar sarf etmek gerekirdi. Tıpkı bir cani, gaspçı ve hırsızın, halkın arasında güvenle dolaşamayışı, sürekli korkuyla yaşaması, akıl almaz korunma tedbirleri ile kendini aşılmaz duvarların ardındaki çelikten zindanlara hapsetmesi gibi, Batılı Emperyal sistem de ancak insan havsalasının zorlayacak maliyetlere katlanarak akıl dışı korunma zırhları içinde yaşayabilmektedir.

Batının silah endüstrisi ve teknolojileri, iki stratejik amaç etrafında şekillenmiştir. İstila, ele geçirme ve yok etme hedeflerine göre tasarlanan askeri malzemeler ile Batının saldırısı karşısında hakkını arayacak mağlup ve mağdurlar üzerinde kurulmuş hâkimiyeti devam ettirme maksatlı askeri teçhizatlar…

Savaş silahları tarihi üzerinde yazılmış kitaplar ve ansiklopediler üzerinde yapılacak kısa bir çalışma bile Batılının silah mantalitesi ve savaş felsefesinin başka medeniyetlerden ne kadar farklı olduğunu anlamaya yeterli olacaktır. Silahların şekli, tahrip gücü, vuruş mesafesi, kapasitesi ve başka tüm özellikleri, Batının kendi dışındakilere hayat hakkı tanımayan tahripkâr "Batımerkezci" ruhunu yansıtır. Herhangi bir ayırım yapmaksızın hedefteki bütün canlıları ve eşyayı vurabilecek, kısacası kullanıldığı alandaki bütün tabiatı yok edebilecek silahlar üretme fikri en orijinal haliyle Batıya aittir. Belki de dünyanın tamamını onlarca defa yok edebilecek sayıda ve kapasitede silah üretme tekeli de Batının elindedir.

Çağdaş Batı emperyalizmi, yaklaşık üç asırdır, mülkiyeti Yaratıcısı'na, tasarruf hakkı ise içinde yaşayan bütün sakinlere ait bulunmasın gereken dünyayı kendi mülkü olarak görüyor ve bunu sağlamak için dünyanın her noktasını kana ve ateşe boğuyor. Bu, tam da İslâm'ın yeryüzünden zulmü bütünüyle kaldırma misyonunun ters yüz edilmiş şeklidir. İslâm'ın, dünyayı insanının insana zulmünden arındırma, dini ve etnik ayırım yapmaksızın evrensel adaleti tahakkuk ettirme idealinin tam karşısına Batı, zulmü yeryüzünün tamamına yayılması hedefini yerleştirmiştir.

Batının, sistemini kalıcı hale getirme yolundaki tedbirleri, münhasıran silah üretimi ve güvenlik merkezli bir dünya algılayışından ibaret kalmamaktadır. Batı dışında kalan dünyanın etnik, dini, siyasi, iktisadi ve kültürel alanlarının geleneksel temellerinin yıkılması ve yerlerine Batı'da üretilmiş kavramlar etrafında yepyeni dünyalar kurulması da en az birincisi kadar hayati önem taşımıştır. 19 uncu yüzyılda başlayan ve 20 inci yüzyılın sonlarına kadar devam eden dünyada "yeni uluslar yaratma" harekâtı, ele geçirilmiş ülkeleri, elde tutabilmek amacıyla yapılmıştır. Tabiatta mevcut bulunmayan yeni türlerin "yaratıcısı" olmak, kendinin bu dünyanın efendisi ve ilahı olarak gören Batı'nın vazgeçemediği tutkusudur. O güya çok da "rasyonel" olarak "yarattığı" yeni türlerin kendisine mutlak itaat edeceğini, başka "ilah" tanımayacağını ve yoldan çıkmayacağını hesap etmektedir.

Batılı emperyalizm, işgal ettiği bölgelerde hükümranlığını tehdit edebilecek, yıkabilecek ne varsa yıkmak zorundaydı. Geleneksel yapılara hayat veren tüm değerler, inançlar, gelenek ve ahlak yok edilmeliydi.

Ellerine cetveller aldılar ve dünya haritasına yeni çizgiler çizdiler. Çizilen sınırların yıkıp harap ettiği hanümanlar, evler, şehirler, köyler ve oralarda yaşayan insanların hayatları, hesaplarında hiç yoktu. Yeni "vatanlar", yeni "uluslar" ve onların Batılılarca yazılmış uydurma yeni "tarihler"ini "yaratmaktaydılar" … "Ulusal" marşlar, kurtuluş günleri…. Kurtuluş günlerinde tekrarlanıp durulan ritüeller, paganca ibadetler… Tanrının yerine konmuş, yeni Tanrılar… Tüm bu ritüeller, tıpkı geleneksel dinlerde olduğu gibi tekrarı zamana bağlanmış bu toplu ibadetler, tarihten, geçmişten, mirastan kopmuşluğu pekiştirmeye yaramaktaydı.

Balkan coğrafyasından başlayın, Afrika'dan dolaşıp Endonezya'ya, Filipinler'e kadar bütün Asya'da aynı siyasi sistemlere, kültürel yapılara rastlarsınız. Bunların hepsinin iyice tahkim edilmiş, sıkı sıkıya kapatılmış sınırlarının tamamı, Batı tarafından çizilmiştir. Sınırlar, komşuların üstünde bitip tükenmez kavgalar yapacakları, savaşacakları şekillerde çizilmiş ve her sınıra mutlaka kanayan yaralar açılmıştır. Tüm komşular bir birlerine düşmandır. Zaten bu sınırların varlık sebebidir bu düşmanlıklar. Her ülke, güvenlik stratejilerini, komşusuyla savaşmak üzerine kurmuş, buna göre asker ve teçhizat hazırlamıştır. Bir biriyle düşman her komşunun, bütün silah ve teçhizatını Batı'dan satın aldığı, artık sıradan bir durumdur. Bunlar, yiyecek ekmeklerinden ayırır, milli gelirlerinin büyük bir kısmıyla silah satın alırlar.

"Yaratılmış" yeni ülke ve uluslar, "yaratıcı ilahları" olan Batı'yla düşmanlığı asla akıllarına getiremezler. Çünkü her birinin burnunun dibinde yeterince düşmanı vardır.

Sınırlar, adeta birer hapishane gibi içindeki ulusları yalnızlaştırmış, yabancılaştırmış ve onların tabiatlarını tahrif etmiştir. Sınırlar, çevreledikleri ülkelerin varlıklarının ve menfaatlerinin sınırlarını belirlemez; bunlar bütünüyle Batılı emperyalist yapının menfaatlerinin gereklerine göre ihdas edilmiştir.

"Yaratılmış" bu yeni ülkelerin yeni "ulus"ları, dünyaya gelişlerinin yıldönümlerini her yıl coşkunca kutlarlar ve bu kutlama yıldönümlerinin hiçbiri 90 yıldan eski değildir.

Batı önce elbiseleri, vatanları hazırlamış, sonra bu elbiselere uygun yeni bedenler üretme aşamasına geçmiştir. Tüm bu uydurma yeni tarihler, yeni kültürler, yeni dil, yeni müzik, yeni sosyal davranışlar, ritüeller, ulusal törenler, balolar, yeni ulusun yapı malzemeleridir. Üretilen yeni dile ve kavramlara uygun yeni hayatlar icat edilmiştir. Mevcut kelime ve kavramların içi boşaltılmış, boşaltılan yerlere Batının uydurduğu yeni anlamlar yerleştirilmiştir. Kendi coğrafyamızdan örnek verecek olursak; Arap, Kürt, Türk, Arnavut, Boşnak, Çerkez, Ermeni, Rum ve Yahudi, geçmişlerinden bağımsız olarak yeniden tarif edilmiştir. Yeni tarifin bu kavimlerin tarihiyle hiçbir bağı yoktur. Yazılan yeni tarihte bu kavmin komşu ve akraba diğer kavimlerle birlikte yaşadıkları evden söz edilmez. Kerhen söz açılsa da ihtilaflar, düşmanlıklar anlatılır; Türkler, Arapları yüzlerce yıl ezmiş, Kürtler, Araplar, Türklere ihanet etmiştir… Bununla öyle bir süreç başlatılmıştır ki mesela yeni Kürtlük, hem kendini, hem de yeni Türklüğü kemirip yok eden bir zararlı unsur haline gelmiştir. Batılıların tarif ettiği yeni Türklük de öyle… Yeni Türklük, hem kadim bir kavim olarak Türklüğü harap etmekte, tarihle, coğrafyayla olan bağlarını söküp atmakta ve onu yok etmekte, hem de etrafındaki diğer unsurları zehirlemektedir. Yeni Türklük, tabii olarak var olan her cisme, kişiye ve unsura hürmet eden, bağrında yüzlerce dil, kavim, din ve mezhebin yaşamasına müdahalede bulunmayı aklından bile geçirmemiş muhteşem bir medeniyetin kalbinde yer alan Türklükten kopmuştur. Bütün enerjisini iç çekişmeler, etnik sürtüşmeler ve sınır anlaşmazlıklarıyla komşularıyla hırlaşmalara harcamaktadır. Aynı durumlar, fazlasıyla yeni Arnavutluk, yeni Çerkezlik, yeni Ermenilik, yeni Yahudilik için de geçerlidir. Şimdi artık aklı başında pek çok Yahudi, Yahudiliğin en büyük düşmanının Batının "yarattığı" Siyonizm olduğunu itiraf ve ilan etmeye başlamıştır.

Her var oluş gibi (kevn), bu sürecin de bir yok oluşu (fesad) elbette ve mutlaka yaşanacaktır. İnsanlık, Batı tarafından gafletinden yararlanılıp uyuşturulduktan sonra itildiği bu cehennem çukurunda bir gün mutlaka gözlerini açacaktır. Uyanan nehirler kendi yataklarında akmak isteyeceklerdir. Ama Batı, kendi mülkü ve hakkı gördüğü Dünyayı elinde tutmanın pek çok yeni vasıtasını da şimdiden hazırlamıştır. Batının 21. asrı, dün Onun hükümranlık aracı olarak icat edip kullandığı konserve üretimi yeni ulusların çözüldüğü, dağıldığı, sınırların kaldırıldığı yeni bir çağ olarak tasarlanmıştır. Önümüzdeki zamanlar, ırmakların kendi yataklarında akmaya devam edip etmediğini gösterecektir. Bir uykudan uyanıp başka bir uykuya dalmak maalesef mümkün görünmektedir; Batının çizdiği koordinatlarda, onun tarif ettiği kimlikler, kişilikler olmakta ısrar ettiğimiz sürece… Bu durumda Dünya, bütün yeraltı ve yer üstü mevcutlarıyla birkaç milyon insanın çiftliği, milyarlarca insan da bu çiftliğin karın tokluğuna çalışan köleleri, marabaları olmaya devam edecektir.

(Alıntı)
Mehmet Akif AK

ALINTI : İSRAİL’E DOĞRU BİR TAŞ ATABİLMEK...

Geçtiğimiz yıllarda bir karikatür görmüştüm. İsrailli ve Filistinli iki çocuk konuşuyorlar. İsrailli çocuk söylüyor “Benim babam sizin şeytan olduğunuzu söylüyor.” Filistinli çocuk cevap veriyor: “Benim babam böyle bir şey söylemiyor çünkü senin baban benim babamı öldürmüştü.”

Gazze’de İsrail’in asker sivil ayırımı yapmadan acımasız bir hava saldırısını yaşadık. 300 civarında insan öldü. Bunlar arasında kadın ve çocuklar da vardı.

Öncesinde Hamas’ın füzeyle savaşı başlattığı söyleniyor. Doğruluğu şüpheli ama doğru olsa bile İsrail sivilleri hedef yapmayacak bir operasyon yapabilirdi ama neden yapmadı? Zaten Hamas ve Gazzeliler ambargo nedeniyle savunmasız ve korumasız bir durumdalar.

İsrail barış sürecini hep sabote ediyor, İsrail Savunma Bakanı Barak “Şimdi savaş zamanı” diyerek fütursuz bir tavır gösteriyor. Kutsal Tapınak’ın geri alınma günü savaş başlatılıyor. Demek ki dini idealler ve beklentiler belirleyici rol oynuyor. Vaad edilmiş Ortadoğu toprağı hedefi çok açık gözükmeye başladı.

İlginçtir saldırı Yahudi inancına göre kutsal bir günde yapıldı. Hanuka gününün özelliği Wikipedia da şöyle geçiyor; Kudüs'te bulunan Tapınak IV. Antiochus (Antiyokus) tarafından ele geçirildi. Talmud'a göre Makabeler Tapınak'ı geri aldılar. Tapınağı Tanrı'ya yeniden adadıklarında....” İsrailliler, 2008 yılının Hanuka gününde de savaş başlatarak tapınaklarını alma yolunda bir adım atmış oldular.

İsrail’in dünyanın Ergenekon’u olduğu anlaşılmaya başladı. Tıpkı Ergenekon örgütü gibi terör ve şiddetle besleniyor.

Veli Küçük’ün ve Kırmızı Kitabı’nın Şaman Türk Geleneğini canlandırmaya çalıştığı bilinmektedir. İsrail’de ‘Tanrı’nın Evrensel Devleti’ için acımasızca hareket edebiliyor. Çünkü savaşları kutsal amaç için.

Amerika henüz daha İsrail tarafından kullanıldığını fark etmedi. Bizim Ergenekoncular da siyaseti ve orduyu kötü bir şekilde kullanmışlardı. İsrail de dünyayı medya ve para ile yönlendirmeye çalışıyor.

Soruların ve yaşananların cevabı Yahudi kimliğinde saklı. Antisemitizm yapmadan Yahudi milletini tanımamız gerekiyor. Konuyu dinler, medeniyetler ve tarih üstü durarak incelemek gerekir.

Yahudiler kendilerini nasıl tanımlıyorlar ve kendilerini nasıl biliyorlar? Tarihsel özgeçmişleri nasıl? sorularına cevap vermeye çalışalım. Tevrat ve Talmut gibi kaynaklarından elde edilen bilgiler bile bir çok şeyi aydınlatabilir.

Özetle Yahudiler kendilerini kutsal metinlerinde de yazıldığı gibi seçilmiş özel ve önemli bir millet olarak tanımlıyorlar. Yahudi olan bir kişinin ancak torununun tam Yahudi olabilme kuralı dikkat çekicidir. Diğer milletleri ötekileştirirler.

Yahudiler sıradan olmaktan korkarlar. Bunun için çok çalışırlar. Diğer insanları öteki kabul edip değersiz gördükleri için bir İsrail askeri ölme ihtimalini gidermek için düşmanının çocuğunu öldürmeyi doğal kabul ederler.

Hak duyguları kendilerine yöneliktir. Kayırılması gerektiği, kendisine ayrıcalık yapılması gerektiği ile ilgili yüksek beklenti içindedirler. Özel kuralları olan kendi cemaatlerinde gurup sadakati çok önemlidir. Çıkarcılıkları nedeniyle başkalarını anlayamazlar. En iyiyi hak ettiklerini düşünürler. Para, şöhret, güç, başarı için yaşarlar. Tanrı’yı (Yehuda) kıskanç özellikli olarak tanımlarlar. Kıskançlığı doğal kabul ederler.

Hitler yukarda saydığım özellikleri nedeniyle Yahudi’lerden nefret ediyordu. İngilizler’in fitne siyaseti sonucu tarih tekerrür etti. Bekledikleri Mesih’in gelip son büyük kırallıklarını kuracaklarına sadece kendi dindarları değil siyasi olarak inandıkları anlaşılıyor.

Peki Filistinliler neden başarısızlar?

Yıllar önce Selahaddin isimli Arap kökenli bir filim izlemiştim. Tam bir Arap ırkçılığı vardı. Selahaddin Eyyubi’yi Kürt olarak değil Arap olarak tanıtıyordu. Tarihi bu derece çarpıtan bir Arap tarihini okuyan Filistinliler’in neden başarılı olamadıkları, kaderin onlara yardım etmemesi şaşırtıcı değil.

Hamas liderinin hemen intikamdan söz etmesi tam bir tuzağa düşmektir. İsrail devletinin savaş alanı ve savaş kuralları kendisinden olmayana acımasızlığın, şiddetin, kana susamışlığın ve zalimliğin geçerli olduğu bir alandır. Hamas İsrail gibi kötülüğe aynı kötülükle karşılık verirse İslamiyetin kurallarını çiğnemiş olur. Arap dünyası Selahattin gibi adil dövüşen ve sözünde duran bir karakter sunamadı. Yaser Arafat gibi şiddeti onaylayan bir lider çıkardı.

Zalimlerin savaş alanına girdiğinizde, onlar kadar zalimlik ve kötülük yapamıyacaksınız. Bunun için kendi kurallarınızın geçerli olduğu savaş alanına düşmanı çekmeniz gerekir.

Hamas’ın İsrail’i kendi savaş alanına yani fikir ve diplomasi savaşına çekip azim ve sebatla beklemesi gerekiyordu. Dünya kamuoyunu yanına alabilecek şeyler, insanları düşündürtecek adımlar atması gerekiyordu. Dünya kamuoyunun baskısı ABD ve İsrail’i durduracak tek kuvvettir.

Hamas rahmetli Alia İzzetbegoviç’in siyasetini gütmelidir. İzzetbegoviç mazlum ve mağdur olduğunu dünyaya anlattıktan sonra 1995’de Dayton antlaşması imzalandı. Sırplar’ın Srebrenitsa zulmünü gören dünya, Sırplar’ı durdurdu.

Eğer İzzetbegoviç İslam’a ve insanlığa uymayan intihar bombacılığı veya Sırp sivillere saldırılar düzenleseydi haklıyken haksız olacaktı. Hak mücadelesi hak yollarla yapılırsa zaten zamanla kader kapıları açılıyor.

Peki biz ne yapacağız? Dayton antlaşmasını hızlandıran olaylar, Sırp katliamı ve kimyasal silah kullanılma söylentisi üzerine Türk insanının spontane Taksim meydanı ve Ankara Kızılay’da kalabalık bir yürüyüş yapmasıydı.

ABD ve Batı İslam dünyasından vazgeçemez, Müslüman coğrafya kamuoyunun ciddi demokratik tepkileri çok şeyi çözer.

İslam Coğrafyası büyük bir sofra, sofranın başındaki Müslüman liderler dünyalık peşindeler ve cesur değiller veya basiretleri bağlanmış ciddi bir tepki verme bilincinde değiller.

Ancak ABD ve Batı bu sofradan vazgeçemez, Müslüman kamuoyunun heyecanlı, ciddi, demokratik, kararlı ve sürekli tepkileri oyunu bozacak güç olarak tek yoldur. Bu yol zor ama en güvenli ve erdemli yoldur. Bize bu yakışır.

İstiklal savaşımızda Anadolu’da başta Denizli Müftüsü olmak üzere bütün kanaat önderleri yönlerini İzmir’e dönüp birer taş atmışlardı. Bu azim ve irade zaferin temelini oluşturmuştu.

Bizde çocuklarımızı alıp bunu yapabilmeliyiz.

(Alıntı)

Nevzat TARHAN / Haber 7
ntarhan@gmail.com


26 Aralık 2008 Cuma

Tarihe Siyasi Tesbit : Yine seçim, Yine aynı senaryo... ve Yönetilemez ülke senaryosu yine devrede...

Yerel seçimlere odaklanan Türkiye, halkın tercihlerine gölge düşürecek bildik senaryolarla karşı karşıya. Anayasa Mahkemesi'nin son noktayı koyduğu belde belediyeleri konusu krize dönüşmüş durumda.
Ardını Buradan Okuyabilirsiniz...




İlginç bir süreçten geçiyoruz. Siyasi hesaplarını kurumlar üzerinden yapanlar yeniden devrede. Devlet organlarının bizzat devlet görevlileri tarafından yıpratıldığına şahit oluyoruz.

Görünen o ki, milletten umudunu kesenler seçim sonrası için de tedbir alıyor. Seçim sandığından çıkacak sonucu tartışmalı hale getirmek istiyorlar. Sanki ortada yeni bir senaryo var. Tartışmaları daha iyi anlamak için öne çıkan kurumlara ve aktörlere iyi bakmamız gerekiyor.

Anayasa Mahkemesi bir karar verdi. Nüfusu 2 binin altında kalan belediyeler kapandı. Bu karara farklı kanallardan itiraz edenler oldu. Ve bu itirazlar Danıştay'a gitti. Danıştay, öyle bir karar verdi ki her şey altüst oldu. Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç, kurumu adına yaptığı açıklamada 'verdiğimiz kararlar tüm yargı organlarını bağlar' diyerek Danıştay'ın yanlış yaptığına dikkat çekti. Hukukçuların belirttiğine göre Danıştay'ın kararı bugüne kadar görülmüş değil. Çünkü, belde belediyeleri idari bir kararla değil, kanunla kaldırıldı. Prof. Dr. Mehmet Turhan'a göre, 'Danıştay siyasi saiklerle hareket ediyor'. Hal böyle olunca gözler mecburen Yüksek Seçim Kurulu'na (YSK) çevriliyor. Orada da kısa süre içinde iki farklı kararın verildiği görülüyor. Bir ay önce Anayasa Mahkemesi'nin kararına göre hareket eden YSK, şimdi tam tersi noktada.

Yüksek yargıdaki tartışma, Anayasa Mahkemesi Başkan Vekili Osman Alifeyyaz Paksüt'ün çıkışı ile iyice alevlendi. Mahkemesindeki oylamada belediyeler ile ilgili karara karşı çıkan Paksüt, muhalefetini medyatik alana taşıdı. Başkan Kılıç'ın açıklamalarından haberi olmadığını söyledi. Bununla yetinmeyip bir grup üye ile beraber ortak bir açıklamaya imza attı. Kendi kurumunu tartışılır hale getirdi. Paksüt gerçekten medyatik bir isim. AK Parti'yi kapatma davası öncesinde, Genelkurmay'da yaptığı gizli görüşme ile uzun süre tartışılmıştı. Özellikle eşinin Ergenekon soruşturması çerçevesinde sorgulanması ve kapatma davası konusunda dinlemeye takılan telefon konuşmaları başkan vekilinin tarafsızlığına gölge düşürür nitelikteydi. Kapatma kararının verileceği süreçte söylediği 'Hangi karar çıkarsa çıksın Türkiye'de kıyamet kopacak' ifadeleri hâlâ akıllarda.

Parti kapanmadı, kıyamet kopmadı ama o dönemde öne çıkan isimler medyadaki yerini almaya başladı. Sabih Kanadoğlu Anka Ajansı'yla akıl veriyor. Sırada Hüsamettin Cindoruk var. Baykal açılımı bir kenara bırakıp, yine 'kriz ve kaos' kelimelerine döndü. Dün Anayasa Mahkemesi'ne gidenler bugün Danıştay'a başvuruyor. DSP Danıştay'a dava açtı. Doğu Perinçek hapiste olsa da İP'liler de Danıştay yolunda. Hükümete itiraz için Danıştay'a gidenler, eli boş dönmüyor.

Meselelere düz mantıkla bakınca ortada şöyle bir soru duruyor: "Danıştay, Anayasa Mahkemesi kararına uymuyor. YSK, önce Anayasa Mahkemesi'ne, sonra Danıştay'a itibar ediyor. Bu durumda hükümet ne yapsın? Kimin kararına uysun?" Galiba, birileri yine yönetilemez bir ülke görüntüsü vermek istiyor. Ama aktörler aynı olunca oyun gizlenemiyor.

Alıntı >>> Ali Akkuş 26.12.2008 Zaman



Ve bir NOT : Azınlıktakiler kişisel görüş

Doç. Dr. Mustafa Şentop (Marmara Üniversitesi Öğretim Üyesi) Karar alındıktan sonra muhalif üyelerin görüşü azınlıkta kaldığı için kişisel görüştür. Mahkeme görüşü değildir. Haşim Kılıç, açıklamasında yeni bir şey mi söylüyor? Hayır, önceki kararı uygulayın diyor. Danıştay, yıllardır Anayasa Mahkemesi'nin gerekçesinin bağlayıcı olduğunu söylüyordu. Madem gerekçe bu kadar bağlayıcıydı, belde belediyeleriyle ilgili gerekçeye bu üyeler ve Danıştay niye sahip çıkmıyor?(Alıntıdır.)



TARİH : Ermeni Sorunu _ Özrü kabahatinden büyük !

Unlu tarihcimiz Prof.Turkkaya Ataov www.ozurdilemiyorum .net de yayinlanmak uzere musade verdigi iki metinden birinde soyle diyor.


Özrü kabahatinden büyük!

PROF. DR. TÜRKKAYA ATAÖV

Ermenilerden özür dileme açıklamasını imzalayanlar var. “Af dileme erdemdir” diyen de oldu. Alçak gönüllülük gösterimi insan doğasında var. Kaba biri bana “küt” diye çarptığında, “özür dilerim” sözü ağzımdan kendiliğinden dökülüyor. Yobaz-işbirlikç i-ayrılıkçı bir faşist özentinin ağır basmakta olduğu ortamdayız. Bunlardan ayrı durmak isteyenler de kendilerine ve dış dünyaya “biz birey olarak demokrat, insancıl, uygar, çağdaş, gerçek Batılı, ileri aydınlarız; onlardan değiliz” demek isteyebilirler. Kimi tanışını, dostunu, Ermeni komşusunu kıramayarak imza koyabilir. Kendini tanıtma, değişik görünme gibi bambaşka örgeler de olacaktır. Her birindeki itici nedene ayrı ayrı bakmak olanaksız. Ancak, önemli bir bölümünün de, tarih bildiğinden ya da Ermeni duygudaşlığından ötürü değil, Cumhuriyete karşı olması nedeniyle katıldığı söylenmezse ve bu tavırların başka oluşumlarla koşutluğu görmezden gelinirse, büyük eksiklik olur.

Ne var ki, tarih eş-dost hatırı, bireyin hoşgörülü görünmesi ya da ABD ve AB sorumluları önünde temize çıkma kaygılarıyla yazılmıyor. Konu Ermeni-Türk ilişkileriyse, bu ikisinin belgelikleri başta olmak üzere, ilgili ve belli başlı devletlerin yayımlanmış ya da basılmamış belge hazineleri var. Kitaplar, kitapçıklar, süreli yayınlar, gazeteler, bilimsel araştırmalar, yıllıklar, doktora ve yüksek lisans tezleri, yazanaklar, toplantılar, açık oturumlar, sempozyumlar, bildiriler, tutanaklar, anılar, albümler, resimler ve benzerleri kitaplıkları doldurur. Birçoğu yayımlandı da. Örneğin, ben kendi adımla Türkiye’de ve yurt dışında, Türkçe dahil, değişik dillerde, seksen kitap ve kitapçık yayınladım. Bu konuda ilk küçük kaynakçayı otuz yıl önce çıkarmıştım. Şimdi Dr. Erdal İlter’in 300 sayfalık ayrıntılı kaynakçası var.

Sayısı yüz milyonu bulan Osmanlı belgelerini bir yana koyalım. Özür dileme açıklamasına imza koyanlardan 200.000 dosyalık Bab-ı Ali Evrak Odasına, 224 cilt Meclis-i Vükelâ Mazbatalarına, 46 ciltlik İradat-ı Seniye Müsveddatına, Yıldız Sarayı belgelerine, her ilin sâlnamelerine, Mesail-i Mühimme ve Gayri Müslim Cemaatlerine Ait Defterlere ve Nazım Paşa vukuatı, Mehmet Mansur Efendi yazanağı, Vali Hakkı Paşa buyrukları ya da Uras incelemesi benzeri yüzlerce ve binlerce ilk elden belgelere bakmış olmalarını beklemiyorum. Bunları renkli filmler olarak önde gelen dünya kitaplıkları ve konuyla ilgili en önemli araştırma merkezlerine yıllar önce armağan etmiştik. Genel Kurmay Başkanlığı bunları kimi yabancı dillere, bu arada günümüz Türkçesine de çevirerek cilt cilt yayımladı. Bu aydınlatıcı çalışmaları da bir kalemde geçelim.

Bize büyük ölçüde hak veren eski ve yeni kuşak yabancılardan ünlü Langer, Hamlin, Whitman, Rambert, Eliot, Ubicini, Arpée, Shaw, McCarthy, Lewis, Levy, Zeidner, Weems, Erickson ve benzerlerinin yazdıklarını da bir yana koyalım.

Ama, gelin görün ki, sorumlu konumdaki Ermenilerin kendi yazdıkları var; hem de hiçbir duraksamaya yol açmayacak biçimde. Ermeniler silâhsız, savunmasız, barışçı, zayıf, sahipsiz, suçsuz çoluk-çocuktan oluşan ve dudaklarında ilâhilerle ölüme koşan örnek Hıristiyan sivilleriydiler, öyle mi? Ama kendileri bile öyle demiyorlar ki! Önce, Anadolu yöresini ve Daşnak terör örgütünün akıttığı kanı iyi bilen Amerikan Ermenisi K.S. Papazian’ın benim sık göndermeler yaptığım kitabında dediği gibi, Ermeniler Anadolu’da, kimilerinin Batı Ermenistan demek istedikleri altı il de dahil olmak üzere, hiçbir yerde çoğunlukta değildiler. Değişen çağa ve koşullara göre, Rus, İngiliz, Fransız ve Amerikan din yayıcıları, gizli görevlileri, silâhları ve paralarıyla başkaldırdılar, zararlar verdiler ve öldürdüler. Sandıklarla silâh, cephane, hattâ büyük kilise mumu biçiminde top namluları ya yakalandı ya da Ermenilerin ellerine sızdı. Kiliselerde, yabancı okullarda ve banka kasalarında patlayıcılar saklandı. Ermeni yazar L. Nalbantian’ın doktora tezindeki terörizm değerlendirmelerini okumakta yarar var.

Nisan 1915 başında Van’da yaşanan silâhlı ayaklanma bu kenti devletten ayırdı ve orada Ermeni önderliği ve Rus desteğinde yönetim kurdu. Komutanlarından G. Pastırmacıyan Amerika’da basılan bir kitabının başlığını Ermenilerin savaşa katılımını “Müttefik kümesinin kazanmasında belirleyici neden” olarak sunuyordu. General Antranik gibi öteki Ermeni komutanların yazdıkları ve açıklamaları hep nasıl Türkleri yok etmeğe yönelik olduklarını anlatır. Ermeniler bir düzine savaşa katılıp karşılarındakileri öldürmediler mi? Salgın hastalıklar Anadolu’yu silip süpürürken onlardan da can almadı mı? 1924’de Amerika’daki bir yayınları Ermenilerin Türklere karşı Kafkasya, Doğu Anadolu, Süveyş, Sina, Kudüs ve Suriye cephelerinde “200.000’lik ordularla”, 1926’daki benzer bir yayın da “200.000’den fazla” silâhlı kuvvetle çarpıştıklarını yazar. Bu yayınlar bende var ve bu bilgilerle belgeleri kaç yıldır yapmakta olduğum Türkçe ve yabancı dillerdeki kitapların içine koyarak okuyucuya sunmayı araştırma ve gerçekçilik görevim bildim.

1914-18 arası Ermeni savaşlarını anlatan A.P. Hacobian ve Ermenilerin doğuda Kafkas cephesindeki askerî eylemlerini anlatan Ermeni General G. Gorgarian “özür açıklaması”na imza koyanların dikkate almadıkları kanıtları kendi kalemleriyle sergilemektedirler. Ben bu Ermeni kaynaklarına da kendi yayınlarımda göndermeler yaptım. Birinci Dünya Savaşının yenginlerinin önderleri olan D. Lloyd George ve G. Clemenceau gibi başbakanlar, General E.H.H. Allenby gibi Ermenilere komuta etmiş ön sıradaki yüksek rütbeli askerler ve siyasal kararların önemli yerlerinde bulunan A.J. Balfour, R, Cecil ve J, Bryce gibi kişiler, Ermenilerin kendilerinin kabul ettikleri gibi, “200,000’den fazla” silâhlı kişiyi Türklere karşı savaşa sürdüklerini yinelemiş ve kendilerine teşekkür etmişlerdir. 1917 Bolşevik Devrimine değin, bu kutlamalara Rus Çarı İkinci Nikola ile Kafkasya’daki Rus generalleri de katılıyorlardı. Bu bilgileri, Türkçe kitaplarım da dahil, çok sayıda okuyucuya ulaşan yayınlarıma gereği gibi aktardım. Başkalarının da yayınları var.

Bu arada, 2003’de basılan önemli bir İngiliz kitabının “Osmanlılar seferberlik hazırlığı içindeyken, Ermenilerin doğuda 120,000 kişiyi boğazladıklarını” belirttiğini de yazdım. İngiliz kaynağı “öldürdüler” dememekte, sanki hayvan kesilen mezbahadan söz eder gibi “boğazladılar” demektedir. Gene aynı kaynak Van’da silâhla başkaldırıp Türk ve Müslüman mahallelerini bastıklarını, kenti devletten ayırıp başa geçtiklerini ve daha sonra da bir 50.000 kişi daha yok ettiklerini yazmaktadır. Bunun belgelerini de yayınladım. Ya Japonlar ABD’nde aynı şeyi yapsaydı, neler olurdu?

Özür açıklamasına imza koyanlar bu kaynakları bilmiyorlar mı? Bilmiyorlarsa, bu bilgiçlik gösterisinin kaynağı ne? Biliyorlarsa neden? Bunda toplumun değerlerinin eksileceğini hesaba katmıyorlar mı? M. Kemal Atatürk’e ve devrimlere karşı takınılan yeni tavırlarda da toplumun değerlerini teker teker eksiltme çabası yok mu? “Ne mutlu Türküm diyene” değerlendirmesiyle topluma güven kazandırmak yerine, bu koca ulus bir kinle bezenmiş aşağılık duygusu örgüsü kıskaçına mı alınmak isteniyor? 1914-18 Savaşında bunca Türk öldürülmedi mi? Ya 1821-1922 arası Balkan, Kafkas ve Kırım Türklerinin başına gelenler? Bunlara hiçbirine neden bir gönderme bile yok? Benim TBMM adına ayrı ayrı Türkçe ve İngilizce hazırladığım iki kitabımın başına şöyle bir not koymuştum: “Bu kitaba konu olan ve Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde meydana gelen isyan ve çatışmalarda yaşamını yitiren asker ve masum insanlarla, yıllar sonra teröristlerce şehit edilen Türk diplomatlarını n anısına...” O dönem benim de her yurt dışına çıkışımda saklanmak zorunda kaldığım yıllardı. ASALA şubelerinde resmim asılıydı. Kim kimden özür dilemeli?

(Alıntıdır)

25 Aralık 2008 Perşembe

TARİH : Ermeni Sorunu _ Ohannes Kaçaznuni'den de Özür Dileyecekler mi...?

Kaçaznuni, 1914'ten 1923'e uzanan süreçte, Türk-Ermeni ilişkilerinin özünü savaş hali olarak değerlendirmektedir. Kaçaznuni'nin yaptığı çok doğru saptamaya göre bu savaş, aslında Türkiye ile emperyalist devletler arasındaki bir savaştı. Kaçaznuni'nin kitabının en önemli noktası, Taşnak Partisi ile onun peşine takılan Ermenileri savaşın bir tarafı, o günkü Türk devletini ise diğer tarafı olarak değerlendirmesidir.

Alev COŞKUN

Bir grup aydın, 1915-1918 dönemi tehcir (göç ettirme) olayları nedeniyle "Ermenilerden 1915'te yaşadıkları için özür diliyorum" adlı bir imza kampanyası başlattı.

Bu kampanyaya 60'ı aşkın emekli büyükelçi karşı bildiriyle yanıt verdi. 43 eski diplomatını Ermeni terörüne kurban vermiş olan Dışişleri camiasının, bu şehit diplomatlar anısına saygı duyarak verdiği yanıt ve TSK'nin bu konuda aydınlar bildirisinin yanlış yorumlanacağını belirtmesi, Cumhurbaşkanı'nın bu bildiriye hoşgörü ile bakması, Başbakan'ın karşı çıkması konuyu daha da önemli ve karmaşık bir düzeye taşımıştır.

Kendilerine aydın grubu adı veren kişilerin, demokrasilerde böylesi bildiriler yayımlamaları doğaldır.

Ancak özür bildirisini yayımlayanların, kesin çizgileri olmayan karmaşık bir konuda taraf olduklarının ayırdında olmaları gerekir. Türk Devleti, Ermeni konusunda belgelerin açılmasını ve hatta bu belgelerin yansız tarihçiler tarafından değerlendirilmesini istemektedir. Ancak Ermeniler bu tutarlı öneriye olumlu yanıt vermiyorlar. Böylesi tarafsız bir kurul eğer bir yargıya varırsa, özür dileme yolu açılabilir. Ancak böyle bir olgu yokken ve bu tarihi konu saptırılarak uluslararası arenada siyasal çıkar konusu yapılırken aydınların ortaya dökülüp özür dileme kampanyaları açmaları kuşku yaratmıştır.

İşte bu nedenle ben de kendilerine "Ohan-nes Kaçaznuni'den de özür dileyecek misiniz" diye soruyorum?

Neden Kaçaznuni?

Çünkü bu çok önemli, Ermeni davası için çalışmış olan Ohannes Kaçaznuni, sözü edilen bizim bu bir grup aydının tersini söylüyor.

Aman efendim, kimmiş bu Kaçaznuni ki ondan özür dileyelim diye hemen bir itirazda bulunmasınlar.

O zaman Kaçaznuni'nin kim olduğuna bakalım:

Gerçek ismiyle Hovannes Katchaznouni (Ohannes Kaçaznuni) Ermeni tarihinde tartışılmaz çok önemli bir kişidir. Ermeni terör örgütü Taşnatsutyun (Taşnak) Partisi'nin kurucularındandır. 1918 yılının temmuz ayında kurulan Ermeni devletinin ilk başbakanıdır. Ermeni devletini hükümet başkanı olarak 13 ay yönetmiştir. (Temmuz 1918 - Ağustos 1919)

Ermenistan, 1920 yılında Bolşevik yönetimi tarafından ele geçirilince, tutuklandı; 1921 yılında Avrupa'ya kaçtı.

1921 yılında Taşnak Partisi, Bükreş'te neler yaptık, nerede hata yapıldı, ne yapmalıydık konularının konuşulduğu bir konferans topladı.

Taşnak Partisi'nin en önemli liderleri, tarihçiler bu kongreye raporlar sundular. İşte Ermeni devletinin ilk başbakanı Kaçaznuni de bu kongreye önemli bir rapor sundu.

Kaçaznuni'nin, "Taşnatsutyun'un Artık Yapacağı Bir Şey Yok" adını taşıyan raporu, bugün Ermenistan'da yasaktır. Avrupa ve ABD'de kütüphane kataloglarında kitabın ismi vardır, ancak kendisi yoktur, imha edilmiştir.

Bu rapor, Sovyet Rusya'da kısıtlı sayıda basıldı ve halen rapor Rus Devlet Arşivi'nde bulunmaktadır. Dr. Mehmet Perinçek, Moskova'da Lenin Kütüphanesi'nde yaptığı çalışma sırasında raporu bulmuş, Rusça fotokopisini almış, bu rapor tercüme edilerek Türkçe basılmıştır.(*)

Başbakan Kaçaznuni'nin raporunun önemine hiç kimse karşı çıkamaz. Ama ne var ki, Kaçaznuni'nin raporu bizim Batı karşısında kompleksli Batısever, hatta "Batıperver" aydınlarımıza ters düşüyor.

İşte Kaçaznuni'den çarpıcı noktalar:

I. Dünya Savaşı öncesinde, Ermeniler tarafından gönüllü silahlı birlikler oluşturuldu, bu hataydı.

Bu birlikler ve o günkü politikamız kayıtsız şartsız Rusya'ya bağlanmıştı.

Ve Türklerden yana olan güç dengesi hesaba katılmamıştı.

1918 yılı sonlarında İngiliz işgali, Taşnakların umutlarını yeniden kabartmıştı ve Ermenistan'da Taşnak diktatörlüğü kurmuşlardı.

Ermeniler "Denizden Denize Ermenistan Projesi" gibi emperyalist bir talebe kapılmışlar, bu yönde kışkırtılmışlardı.

Ermeniler, Müslüman nüfusu katletmişlerdi, bu nedenle Türklerin aldığı tehcir kararı doğrudur ve uygundur.

Evet bütün bu saptamalar, Ermenistan'ın ilk başbakanı, Taşnaksutyun Partisi'nin kurucusu Kaçaznuni'ye aittir.

Kaçaznuni, 1914'ten 1923'e uzanan süreçte, Türk-Ermeni ilişkilerinin özünü savaş hali olarak değerlendirmektedir. Kaçaznuni'nin yaptığı çok doğru saptamaya göre bu savaş, aslında Türkiye ile emperyalist devletler arasındaki bir savaştı.

Kaçaznuni'nin kitabının en önemli noktası, Taşnak Partisi ile onun peşine takılan Ermenileri savaşın bir tarafı, o günkü Türk devletini ise diğer tarafı olarak değerlendirmesidir. Bu değerlendirme ortada savaş olduğunu ve soykırım kavramının bu olayda söz konusu olamayacağını belirtir.

Kaçaznuni'nin bu değerlendirmesi kimilerini şaşırtsa da, 1915-1918 olaylarıyla ilgili olarak Ermeni devlet adamları ve tarihçileri buna paralel değerlendirmeler yapmışlardır.

Kaçaznuni, Ermenilerin önce Çarlık Rusyası'nın emelleri doğrultusunda hareket ettiğini, Çarlık Rusyası'nın yıkılışından sonra da bu sefer Batılı devletlerin güdümüne girdiğini; İngiltere, Fransa, ABD gibi devletlerin bölgedeki çıkarları için Türklere karşı savaştıklarını açıkça belirtmektedir.

Şimdi sayın aydınlarımız Kaçaznuni'yi lanetleyecekler midir? Ondan nefret mi edecekler, yoksa biz siyasallaştık, senden daha iyi biliyoruz, sen kim oluyorsun mu diyeceklerdir...

"Batıperest" (**) aydınlarımızın ne diyeceklerini merak ediyorum.

(*) Ohannes Kaçaznuni, Taşnak Partisi'nin Yapacağı Bir Şey Yok (1923 Batı Konferansı'na Rapor, Kaynak Yayınları, 2006)

(**) Batıperest, bu deyimi Sayın Erol Bilbilik'in son kitabı "Amerikanperestler"den uyarladım. Batı'ya hayran olan, ona tapan anlamındadır.

Alev Coşkun
22.12.2008 Cumhuriyet

05 Aralık 2008 Cuma

ALINTI : Parayı İsviçre’de kaybettiler Ankara’dan istiyorlar...




BU GÜN - Süleyman Yaşar

Parayı İsviçre’de kaybettiler Ankara’dan istiyorlar

Amerikan konut sektöründe on yedi ay önce başlayan ve dünyaya yayılan kredi krizi, Türkiye’de oturan ve yatırımlarının bir kısmını yurtdışında yapanların paralarının batmasına neden oldu.

Yurtdışında kurulan riskli fonlar, yatırımcıya dolar üzerinden yıllık yüzde 20-25 oranında yüksek kazanç sağlıyordu. Türkiye’de oturan bazı zenginler de yüksek kazanç elde etmek için bu fonlara yatırım yaptılar. İşler iyi giderken çok kazandılar ama krizde işler kötüye gidince kaybettiler. Bugüne dek hep Türkiye’de çıkan kriz bu defa en güvenilen zengin ülkelerde çıktı, paralar bu sefer orada battı.

Geçen 15 eylülde Lehman Brothers yatırım bankasının batmasıyla başlayan süreçte yurtdışında para kaybeden pek çok yatırımcı, Türkiye’de hemen bir kriz lobisi oluşturdular ve paraları sanki Türkiye’de batmış gibi bir karmaşa yarattılar. Yaşanan dünya krizinin merkezini Türkiye’ye taşıdılar.

Türkiye’de gelişmiş ülkelerdeki gibi batan bir banka, finansal kuruluş, fon ya da ödenemeyen devlet garantili bir senet olmamasına rağmen, yaratılan bu olumsuz hava herkesi etkiledi. Zaten cumhurbaşkanlığı seçim süreci, genel seçimler ve kapatma davası gibi siyasal gerginliklerle bir türlü tam istikrara kavuşamayan ve dünyanın en yüksek faizini vererek gergin bir ortamda ilerleyen Türkiye ekonomisinde, tüketiciler yaratılan bu korku senaryosuyla tüketimlerini iyice kıstılar. Herkes kriz beklentisine girdi. Bu durumu fırsat bilen bazı işadamları da harekete geçti, “cebimize para koyun yoksa işçileri çıkartırız” tehdidiyle hükümeti sıkıştırmaya başladı.

Oysa biz bu ülkede bu filmi defalarca görmüştük. Dünya ekonomik krizini fırsat bilip hükümeti sıkıştıran işadamlarının, her beş-altı yılda bir “biz battık, bizi kurtarın” diye karşımıza çıkan aynı kişiler olduğunu gördük. Kriz lobisi yaparak geçinen bu işadamları, IMF’den 35 milyar dolar alınıp kendilerine verilmesini istiyorlar. Kriz lobisine göre, eğer bu para onların kasasına konursa Türkiye ekonomisi kurtulacak, aksi takdirde batacak. Halbuki bu para eğer yanlışlıkla onlara verilirse, Türkiye ekonomisi işte o zaman batacak. Çünkü onlar bu paraları yine verimsiz kullanacaklar.

Krizden kurtulmak için ABD’nin ne yaptığına bir bakalım. Yeni başkan Barack Obama’ya göre, bu krizin çözümü istihdamı arttıran kamu harcamalarından geçiyor. İşadamlarının cebine para koyarak bu krizi çözmek mümkün değil. İşte bu amaçla Obama cumartesi günü yaptığı haftalık radyo konuşmasında, 24 Ocak 2009’da görevi devraldığı gün iki yıllık bir eylem planını devreye sokacağını açıkladı. Bu plana göre altyapı, eğitim ve alternatif enerji alanlarına yatırım yapılarak önümüzdeki iki yıl içinde 2,5 milyon yeni iş yaratacaklarını ilan etti.

Krizden çıkış yolunda Obama’nın planı en doğru alternatif olarak görünüyor. Tartışmaya gerek yok, Türkiye de Obama’nın planını aynen alarak uygulamalı.

Milli Eğitim Bakanlığı’nın açıkladığı 140 bine ulaşan açık öğretmen kadrosu için atamalar hemen başlatılmalı. Bir milyon 111 bin okula gidemeyen öğrenci okulla buluşmalı. Kredi kartı borçlarını ödeyemeyen 1 milyon 54 bin kişiye yeni bir ödeme planı sunulmalı, kart mağdurlarına uygulanan aşırı yüksek faizler törpülenmeli. Enerji KİT’leri olan BOTAŞ ve elektrik üretim ve dağıtım şirketlerinin mali durumları düzeltilmeli. Merkez Bankası kaynaklarından oluşturulacak ekonomiye destek fonları düşük gelir gruplarına yönlendirilmeli.

AKP hükümeti tuzağa düşerse ve açacağı yeni ekonomik paketle kriz fırsatçılarının kasalarına para koyarsa, inanın paralar boşa gider. Önümüzde Barack Obama’nın dar gelirlilere destek veren harcama planı örnek olarak dururken başka yollara sapmak büyük hata olur.

(Taraf gazetesinden Alıntıdır)


08 Kasım 2008 Cumartesi

ALINTI : Pirezidan Hüseyin...

Amerika 'daki başkanlık seçiminin sonuçlanması ile birlikte Basın/TV ve yazarlarımızın çoğunluğuna bakarsanız sanki Obama 'nın seçilmesi ile birlikte yeni bir dünya kuruldu. Her şey toz pempe oldu... değişim gelmiş, şöyle olmuş, böyle olacakmış falan filan... yazılıp çiziliyor/konuşuluyor ama bunun böyle olmadığı çok da uzun bir süre geçmeden anlaşılacak...

Çünkü Amerika, Amerika 'dır ve dünya ile ilgili politikalarını (çıkarlarını) genel anlamda ve ufak tefek nüans farkları dışında değiştirecek filan da değildir...

Sabah gazetesindeki yazısında Engin Ardıç,
"Eskisi sert keseliyordu, bu yumuşak sabunlayacaktır. Hamam aynı, su aynı, sabun aynı, tas aynıdır. Tellak değişmiştir." diyerek güzel bir şekilde konuyu izah etmiş... Yazıyı aşağıya alıntılıyorum...

Pirezidan Hüseyin

Abdullah başkan olunca kıyameti koparanlar, Hüseyin başkan olunca pek sevindiler.
Oysa Abdullah Müslüman, Hüseyin Hıristiyan.
Kayserili tornacının oğlunun Çankaya Köşkü'ne çıkmasını hazmedemeyenler, Kenyalı keçi çobanının oğlunun Beyaz Saray'a girmesini coşkuyla kutluyorlar.
Çünkü "değişim" isterlermiş... Obama kazanınca, rüya gerçek olmuş (Martin Luther King'in rüyası...)
Genelkurmay başkanının ya da Anayasa Mahkemesi reisinin, yani "yüksek bürokrasinin" neredeyse "otomatik" olarak cumhurbaşkanlığına seçilmesinin tarihe karışmasını, değişim saymıyorlar. Bizimki, "alt tarafı dışişleri bakanlığı ve başbakanlık yapmış" olduğu için, kesmiyor.
Demokrat Parti, Kongre'de de çoğunluğu elde etti, hem Temsilciler Meclisi'nde, hem Senato'da... Bizim Demokrat Parti'nin TBMM'de çoğunluğu elde etmesini elli sekiz yıldır "karşı devrimin başlangıcı" olarak yorumluyorlar.
Obama, meclisiyle uyum içinde, "rahat" çalışacak. Bizde uyum ayıp. Bizde AKP'nin büyük bir çoğunluk kazanmış olması ve cumhurbaşkanının da "iktidar partisi kökenli" bulunması en büyük günah sayılıyor!
"Başı bağlı yerli First Lady" kanlarını donduruyor... Oysa, ocak ayının yirmisinde Beyaz Saray'a geçip oturacak olan şişman, koca memeli, koca popolu ve zenci hanım, onlara çok sevimli geliyor!
Bayan Michelle Obama, anası, babası ve ağabeyiyle Chicago'da tek odalı bir evde büyümüş, üçü aynı odada cümbür cemaat... Büyük bir başarı kazanıp yüz otuz iki odalı Beyaz Saray'ın kapısını açtı.
Bayan Michelle, Princeton ve Harvard'da hukuk okumuş.
Hayrünnisa Hanım, Çemberlitaş Kız Lisesi mezunu. "Türbanlı" olduğu için üniversiteye sokulmadı, okuyamadı.
Birinciyi pek sevdiler, ikincisinden nefret ediyorlar bizim ilericiler...
Fakat unuttukları bir şey var.
Başkan Obama, Columbia Üniversitesi Uluslararası İlişkiler ve de Harvard Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu.
Yani, hiç de öyle "pamuk tarlalarından kopup gelmiş" falan değil.
Ayrıca ezik güneyli falan değil, mis gibi Yankee... Zaten, kuzeylilerin "kalesi" sayılan Illinois eyaletinin senatörü...
Demek istediğim, Türk tatlı su ilericileri fazla sevinmesinler.
Hele hele "Amerika sosyalist oldu" falan gibi, güdük gazetecilerimizin dangalak yorumlarına hiç kapılmasınlar.
Obama dönemi, "Amerikan emperyalizminin şekere bulanıp yutturulduğu" bir dönem olacaktır. O kadar.
Eskisi sert keseliyordu, bu yumuşak sabunlayacaktır.
Hamam aynı, su aynı, sabun aynı, tas aynıdır. Tellak değişmiştir.
Onlar, iktidara Denzel Washington'un ya da Morgan Freeman'ın geldiğini sanıyorlar, Hollywood etkisinde...
Hadi şimdi hazırlansınlar bakalım, çikolata renkli sevgili başkanlarının döneminde, Kürt devletini tanımaya, Kıbrıs'tan çekilmeye ve de "sözde" Ermeni soykırımını kabul etmeye!

12 Ağustos 2008 Salı

BİLİM : Yeditepe'nin genetikte devrim yaratan buluşu ömrü uzatacak...

Vakıf üniversitesi olarak İstek Vakfı kurucusu Bedrettin Dalan tarafından 4 yıl önce eğitime başlayan Yeditepe Üniversitesi'nin Genetik ve Biyomühendislik Bölümü, geliştirdiği kök hücre teknolojisiyle dünya bilim çevrelerinde bir ilke imza atmaya hazırlanıyor. Dünyada ilk kez diş folikülü kök hücrelerine "virüs kökenli olmayan vektörler" aracılığıyla gen aktararak hücreleri yeniden programlamayı başaran üniversitenin geliştirdiği ve genetikte "devrim" olarak ifade edilen çalışma teknolojinin yol açabildiği kanser gibi çeşitli riskleri ortadan kaldırıyor. ABD'de 2 ayrı patent başvurusu yapılan buluş, bir makale ile de dünya bilim çevrelerine açıklanacak.
Yeditepe Üniversitesi, belirlediği "dünyada söz sahibi üniversite olma" misyonu doğrultusunda 60 milyon dolarlık yatırımla Genetik ve Biyomühendislik Bölümü'nü kurdu. 18 kişilik bir ekibin 1 yıllık çalışması sonucunda ise kök hücre alanında daha önce kullanılmayan bir teknoloji geliştirildi. Geliştirilen teknoloji ve sonuçları dün Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK) Başkanı Yusuf Ziya Özcan'ın da katıldığı bir toplantıyla kamuoyuna açıklandı. "Yetişkin insan hücrelerinin yeniden programlanması"na yönelik olan proje, kök hücre hastalıklarının tedavisinde önemli bir aşama olarak kabul ediliyor. Çalışma, yetişkin olan hücreleri geriye doğru dönüştürülerek hastalıkların tedavisinde kullanılan ve her türlü hücre tipine dönüşebilen embriyonik hücreler haline getirilmesini içeriyor.
Buluş kanser riskini yok ediyor
2007'de ABD ve Japon bilimadamları insan hücrelerinden kök hücrenin üretimini başarmakla birlikte, projenin önemi dünyada ilk kez kullanılan teknolojisinde yatıyor. Kök hücre üretimi için dünya bilim çevrelerinde kullanılan mevcut teknolojide yetişkin kök hücreye gen aktarımı viral vektörler ile gerçekleştiriliyor. Bu vektörlerin hücre içerisinde rastgele sıçrama ve mutasyon ihtimali olduğu için kanser başta olmak üzere çeşitli hastalıklara neden açıyordu.
Yeditepe Üniversitesi tarafından geliştirilen teknoloji ise viral vektör kullanmadan insan dişinden alınan kök hücreleri yeniden programlamayı mümkün kılıyor. Böylece gen teknolojisinin içerdiği bu tür riskler büyük oranda ortadan kaldırılmış oluyor. Geliştirilen teknolojinin bir devrim niteliği taşıdığı ifade eden Yeditepe Üniversitesi Genetik ve Mikrobiyoloji Bölümü Kurucusu Fikrettin Şahin, "Diş folikülünden elde edilen hücrelerin kemik ve sinir hücrelerine dönüşebileceğini ispatlamış bulunuyoruz. Biz dünyada var olmayan bir yöntem denedik. Farelerde yaralar oluşturup deri altına hücrelerin enjeksiyonunu yaptık. Hücrenin yaranın bulunduğu yere çok daha hızlı göç ettiğini tespit ettik. Mevcut teknoloji sıçrama riski taşıdığından kanser başta olmak üzere çeşitli hastalıklara neden olabiiliyordu. Artık gen tedavisi daha emniyetli yapılabilecek" dedi.
Sonuçların kalp rahatsızlıkları, diabetik hastalıklar, kanser, parkinson, omirilik zedelenmesinin tamiri için kullanılabileceğini söyleyen Şahin, çalışmanın tamamen sonuçlandırılmasının ise bazı hastalıklarda birkaç ay, bazı hastalıklarda ise birkaç yılı bulabileceğini söyledi. Bu buluşla birlikte dünyada kordon bağı ve diş bankacılığının sonuna gelineceğini belirten Şahin, "Bu çalışmaya kadar kök hücrenin sadece göbek bağından elde edilebileceği ispatlanmıştı. Biz hücrenin diş folikülünden de elde edilebileceğini ispatladık" dedi. Şahin, ABD'de 2 patent başvurusunda bulunduklarını, bulguların da dünya bilim çevrelerine duyurulması için bir makale hazırlandığını vurguladı.
20 ülkeden araştırmacılar geliyor
1 yıldır üzerinde çalışılan projenin yanı sıra, 60 milyon dolar harcanarak bölüme kazandırılan teknoloji nedeniyle Yeditepe Üniversitesi Genetik ve Biyomühendislik bölümü, yurtdışından öğretim görevlileri ile doktora ve postdoktora öğrencilerini de çeşitli araştırmalar yapmak üzere üniversiteye çekmiş durumda. 20 ülkeden bilim adamları üniversitenin laboratuar altyapısını kullanmak için gelip dünya çapında araştırmalarını burada yapıyor.
Albert Rizvanov, Rusya Kazan Devlet Üniversitesi'nde gen teknolojisi üzerine çalışmalarda bulunan bir Rus bilimadamı. 1 yıl önce, projeye katkıda bulunması için misafir öğretim görevlisi olarak Yeditepe Üniversitesi'ne davet edilmiş. Çalışmalarını 11 yıl ABD'de sürdürmüş olan Rizvanov, "Araştırma için buraya geldiğimde buradaki teknik ekipman ve teknolojik donanımı görünce çok şaşırdım. ABD'de bu alanda çalışan bir üniversitenin sahip olduğu teknik ekipmanın ve her türlü imkânın burada olduğunu gördüm. Bunun üzerine Kazan Devlet Üniversitesi olarak Yeditepe Üniversitesi ile birçok ortak proje üzerinde çalışmaya karar verdik" diyor.
Üniversitenin yıllık cirosu 200 milyon dolar
1996'da kurulan Yeditepe Üniversitesi'nin yıllık cirosu 200 milyon doları buluyor. Özellikle beyin cerrahisi ve dişçilik bölümleri alanında Türkiye'nin yanı sıra dünyada da kendine bir yer edinmiş durumda. Özellikle son 2 yılda önemli yatırımlarla atak yaptığı bir diğer alan ise Genetik ve Biyomühendislik Bölümü. 20 ülkeden biliminsanları üniversitenin laboratuar altyapısını kullanmak için gelip dünya çapında araştırmalarını burada yapıyor. Son olarak 150 bin dolarlık bir Ar-Ge bütçesiyle dünyanın 4'üncü kalp pompası üretimi tamamlanmak üzere. Öğrenci başına 9 bin 346 YTL'lik harcama miktarı vakıf üniversiteleri arasında 8'inci sırada olan Yeditepe Üniversitesi, YÖK'ün 2005-2006 verilerini baz alarak hazırladığı 2007 Raporu'na göreyse, yıllık 13 ile 26 bin YTL arasında değişen eğitim ücretinin altında bir yatırım yapıyor. Genetik ve Mikrobiyoloji Bölümü için 4 yılda 60 milyon dolarlık yatırım yaptıklarını belirten Yeditepe Üniversitesi Mütevelli Heyeti Başkanı Bedrettin Dalan, "Misyonumuzu dünyanın sayılı üniversitelerinden biri haline gelmek olarak belirledik. Amacımız dünyaya genetik mühendisliğinde, biyoteknolojide Türkiye de var dedirtmek. Bunun için 500 bin dolarlık yeni bir yatırım da yolda" diyor.

Buradan Alıntıdır.

12 Temmuz 2008 Cumartesi

GENEL : 61 hidroelektrik santral yapılacak...

Tarih: 10 Temmuz 2008 Kaynak: NTVMSNBC
Enerji üretiminde verimliliğin sağlanması amacıyla özel sektörün kullanımına açılan su kaynakları üzerinde 61 yeni santral kuruluyor.

Toplam kurulu gücü 2 bin 778 megavat ve yıllık üretimi 10 milyar kilovatsaati bulacak olan 61 hidroelektrik santralin temeli bugün atıldı.

4 milyar dolarlık yatırım maliyeti bulunan ve 20 bin kişiye istihdam sağlayacak olan santrallerin yapımını üstlenen özel sektör temsilcileri, su kaynaklarının enerji üretimindeki önemine değindi.

13 Milyar Dolarlık Su Boşa Akıyor
Doğuş İnşaat Yönetim Kurulu Başkanı Gönül Talu, 13 milyar dolarlık suyun kullanılmadan denize atıldığına dikkat çekerek, “Milletçe bu projelerimizi bir an evvel hayata geçirmemiz lazım” dedi.

Sanko Holding Yönetim Kurulu Başkanı Abdülkadir Konukoğlu da “Dağdaki rüzgarı, denizdeki serinliği, akan sular ve esen rüzgarlarla evinize getireceğiz” diye konuştu.

Güler: 2013'te Son Damlasına Kadar Kullanacağız
Törende konuşan Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Hilmi Güler, hidroelektrik santralin enerji üretiminde ucuz ve temiz bir alternatif olduğunu söyledi.

Önemli bir yerli kaynak olan suyun önemli bölümünün denizlere aktığına işaret eden Güler, 2013 yılına kadar suyu son damlasına kadar kullanmayı hedeflediklerini bildirdi.

Unakıtan: Çek Kuyruğunu Gitsin, İşe Yaramaz
Maliye Bakanı Kemal Unakıtan da “61 tane barajın temeli atılıyor. Bunun manası Türkiye’nin kalkınmasıdır. Enerjisi olmayan bir ülke çek kuyruğunu gitsin, işe yaramaz” diye konuştu.

Unakıtan, Türkiye’nin geçen yıl dışarıya enerji hammaddeleri için 34 milyar dolar ödediğini, bu yılki tahminin 52 milyar dolar olduğunu kaydetti.

www.arkitera.com 'dan alıntıdır...

ERGENEKON : “Karanlık Doğan” olarak tanımlanan Aydın Doğan’ın hizaya getirilmesi... (Alıntı)

Teslim olmazsa işlem yapılacak..

Tutuklanan emekli Orgeneral Şener Eruygur’un darbe planında “Karanlık Doğan” olarak tanımlanan Aydın Doğan’ın hizaya getirilmesi öngörülüyor. Ergenekon tutuklusu emekli orgeneral Şener Eruygur’un ofisinde ele geçen Ayışığı-2 ve Yakamoz kod adlı belgelerde darbeden sonra ekonominin nasıl ayakta tutulacağına ilişkin önlemlerden biri de Aydın Doğan’a ilişkin. Aydın Doğan’ın darbeyi desteklemeyeceği varsayımına dayanan planda alınması gereken önlem aynen şöyle tanımlanıyor: “Karanlık Doğan”ın çizgisini değiştirmesi için baskı yapılması, aksi halde işlem yapılması

2004’te Sarıkız ve Ayışığı adlı iki darbe girişimi atlattığımızı biliyorduk. Aynı dönemde bu darbe girişimlerinin devamı olan “Ayışığı-2,” “Eldiven” ve “Yakamoz” adlı darbe girişimlerinin varlığını da biliyoruz. Sarıkız ve Ayışığı’ndan farklı olarak “Eldiven”de herhangi bir şifre sistemi kullanılmamış. Ancak Ayışığı-2 ve Yakamoz’da, kişiler, kurumlar, ve ülkeler için bir şifre sistemi kullanılıyor. Darbe planlarındaki Ayışığı-2’de toplumu ve siyaseti yeniden biçimlendirme çabası, Yakamoz‘da ise darbenin örgütlenme biçimi öne çıkıyor. Sözü geçen planlar Şener Eruygur ve ekibinin 2005’te emekliye sevk edilmesi nedeniyle gerçekleşemiyor.
Darbe planlarında “Ayışığı” şifresi ile “ampul”e gönderme yapılarak AKP kastediliyor. AKP hükümetinin görevden uzaklaştırılması için oluşturulan darbe planlarında TSK için “Ocak” kelimesi kullanılıyor. Yeniden biçimlendirilmesi gereken kurumlar arasında “Ocak”ın yanısıra “Büyükev” koduyla Türkiye Büyük Millet Meclisi, “Salon” şifresiyle de Ankara’daki yüksek bürokrasi sayılıyor.

BERTARAF EDILECEK • BİRİNCİ HEDEF HİLMİ ÖZKÖK • Eruygur’un darbedeki ilk hedefi muhtıra verip karalamalarla yıpratarak dönemin Genelkurmay Başkanı Özkök’ü tasfiye etmekti. “Yetim” kodlu Özkök’ün “istirahate mecbur edileceği” darbe planında belirtilmiş.

“ÇEKİL” BASKISI YAPILACAK • Plana göre Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ün dört kuvvet komutanının baskısıyla çekilmesi hedefleniyordu. Eruygur cuntasının amacı 2004’teki YAŞ toplantısından önce Özkök’ün istifa ettirilmesiydi.
Darbe planlarında, Genelkurmay’ın yeniden biçimlendirilmesi için “Yetim” olarak adlandırılan dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ün etkisizleştirilmesi isteniyor. Bu amaçla yapılacak ön hazırlıklarda “Gemi Aslanı” olarak şifrelenen Başbakan Erdoğan’ın yanısıra “V” koduyla valilerin, “K” koduyla kaymakamların ve “BB” olarak da belediye başkanlarının darbenin amaçlarına boyun eğmelerinin sağlanmasından söz ediliyor.

“SERT MUHALEFET” • Ön hazırlıklar başlığı altında, “Büyükev” TBMM’nin yeniden yapılandırılması için “Kurtlar Tepesi” olarak adlandırılan bir çekirdek kadronun oluşturulması planlanıyor. “Gözlük” olarak MİT ve “Ayna” olarak Emniyet Teşkilatı’nın yeniden organize edilmesi de hedefler arasında yer alıyor. “Koro şarkısı” ifadesi ile hükümete karşı sert üslupla yazılmış basın açıklamaları kastedilirken, “Okutan” ile YÖK ve üniversiteler, “Çalışanlar” ile de, anılan darbenin sivil uzantılarının “Okuyan”larla birlikte “spor yapması” öngörülüyor. “Spor yapmak” şifresiyle de, hükümet karşıtı mitingler kastediliyor. “Sağduyu” kavramı kamuoyuna işaret ediyor. TSK’nın saygınlığının “sağduyu”da tartışılmaya başlandığına dikkat çekiliyor. “Koro şarkısı” kodlu mitinglerin “Gemi Aslanı” Başbakan’a karşı kullanılması isteniyor.

AKP BÖLÜNECEK LİDER DEĞİŞECEK • Darbenin siyasi hedefi AKP’nin dağıtılmasıydı. Ayışığı kodu da bu partiyi tanımlıyordu. Çok sayıda milletvekilinin “Gemi Aslanı” kod adı verilen Erdoğan’ı terketmesi sağlanacak, bunlara hemen yeni parti kurdurulacak, başına da Namık Kemal Zeybek ya da Ahmet Vefik Alp geçirilecekti.

AKP’NİN “TAYFA”LARI • “Tayfa” olarak adlandırılan milletvekilerinden bir grubun AKP’den ayrılmaları ve dağılmadan bir grup kurmalarının sağlanması amaçlanıyor. Darbe planında AKP Hükümeti’nin devrilmesi konusunda “Ağa sınıfı” olarak adlandırılan meslek kuruluşlarından ve “Irgat” olarak adlandırılan sendikalardan destek sağlanması öngörülüyor. AKP’den ayrılacak grubun başına “Zeybek” şifresiyle Namık Kemal Zeybek ve “Alpav” koduyla Ahmet Vefik Alp’in getirilmesi planlanıyor.

ÖNCE HAVACI GENELKURMAY BAŞKANI OLACAK • ÜÇ KOMUTAN DA DEVREDIŞI • Sarıkız darbe planının çökmesi, dönemin Kara ve Deniz Kuvvetleri komutanlarının artık yan çizmesi üzerine Eruygur planı değiştirdi: Özkök’ün tasfiyesinde onları da kullanacak, sonra Kaplan ve Penguen kod adlı her iki komutanı da devre dışı bırakacaktı.

ÖNCE FIRTINA SONRA ERUYGUR • Geleneğe tümüyle aykırı da olsa dönemin Hava Kuvvetleri Komutanı İbrahim Fırtına genelkurmay başkanlığına getirilecek, Jandarma Genel Komutanı olan Eruygur da kara kuvvetleri komutanı olacak, böylece kendisine genelkurmay başkanlığı yolunu açacaktı.

FIRTINA GENELKURMAY’A • “Ocak” TSK’nın reorganizasyonu kapsamında, “Kaplan” Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Aytaç Yalman, “Leopar” Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Şener Eruygur, “Penguen” Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Özden Örnek, “Şahin” Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İbrahim Fırtına, “Pişik” Genelkurmay İkinci Başkanı İlker Başbuğ, “Abide” olarak da dönemin Birinci Ordu Komutanı Yaşar Büyükanıt’ın ismi geçiyor. Bu süreçte Şener Eruygur Jandarma Genel komutanlığı’ndan Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na kaydırılacak. İbrahim Fırtına da Hava Kuvvetleri Komutanlığı’ndan Genelkurmay Başkanlığı’na terfi edecekti. Bir yıl sonra, 2005’te ise İbrahim Fırtına emekli olacak, Şener Eruygur da Kara Kuvvetleri Komutanlığı’ndan Genelkurmay Başkanlığı’na geçecekti. Bunun yapılabilmesi için de “Yörük” olarak kodlanan Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in ikna edilmesi ve “Yetim” kodlu Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ün “istirahate çekilmesi” öngörülmüş. Kaplan kod adlı Aytaç Yalman ve Penguen kod adlı Özden Örnek’in de emekliye sevkedilmeleri hedefleniyor.TSK’ nın sekiz yıllık geleceğinin “garanti altına alınması”nı öngören plan, “Gemi Aslanı” Başbakan Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olmasının kesinlikle engellenmesi ve dış tepkilerin de minumum düzeyde tutulması amaçlanıyor.

Genelkurmay Başkanı Özkök’ün emekliye ayrılmasından sonra “Sarı Öküz” Kıbrıs ve “Ana Yazıt” Anayasa konularında Başbakan Erdoğan’ın geri adım atması amaçlanıyor.Darbe planlarında gelişecek olaylarda “Koro” olarak anılan basın-yayın organlarının kullanımı, MİT ve Emniyet’in kullanımı, “Kahve” olarak adlandırılan borsanın kontrol altında tutulması, “Çiyan” olarak adlandırılan AB ile “Sırtlan” olarak adlandırılan ABD’nin diplomatik ataklarına karşı önlem alınması hedefleniyor.

KARANLIK DOĞAN” • “Koro” olarak kodlanan medya kuruluşlarına ve “Kasa” olarak kodlanan ekonomi çevrelerine gözdağı verilmesi darbeye uyumlu hale getirilmesi de hedefler arasında yer alıyor. “Karanlık Doğan” kodlu Aydın Doğan’ın sahip olduğu medya kuruluşlarının çizgilerini değiştirmeleri için kendilerine baskı yapılması da isteniyor. Doğan medya grubu tavrını değiştirmezse bu gruba karşı yaptırım uygulanması da öngörülüyor.

ABD’YE KARŞI EL KAİDE ÖRGÜTÜ DESTEKLENECEK • Darbe planında Sırtlan olarak tanımlanan ABD’nin olası muhalefetine karşı önlemlerden biri, Irak’ta El Kaide, Mehdi Ordusu ve Saddam yanlılarından oluşan silahlı direnişin desteklenmesiydi.

“IRAK’I DESTEKLEYELİM” • Darbe planlarında Irak’ın ABD tarafından işgal edilmesi üzerine “Bas” olarak adlandırılan Irak’taki direnişin desteklenmesi, “Sırtlan” olarak adlandırılan ABD’ye karşı milletvekillerinin de tepki göstermesi planlanıyor. “Mabed” olarak kodlanan camilerin ABD karşıtı eylemler için kullanılması öngörülüyor.

ALINTI : Taraf Gazetesi/NEVZAT ÇİÇEK - Istanbul - 12.07.2008


07 Temmuz 2008 Pazartesi

ERGENEKON : Sinekkaydı mürteci bunlar !

Viyana metrosunu kullanmak için günlük bilet almanız gerekiyor ama kapılarda “nerede biletin” diye hesap soran memurlar veya elektronik turnikeler yok. Tabiatıyla, “yani yakalanmazsan akşama kadar bedava mı” diye sordum. Cevabı çok acıtıcıydı, “bazen kontrol ettikleri olur ama biletsiz yakalananlar bundan çok utanırlar, o yüzden kimse biletsiz yolculuk etmeyi aklına bile getirmez” dediler.

Dengelerini kurmuş ülkelerde siyasetin kuralları vardır ve bu kuralların dışına çıkmak hem suç, hem ayıp sayılır. Bizde bırakınız dengeyi darbecileri savunmak yiğitliğin şanından sayılmakta. Vefa veya sempatiyle izah edilmez, patolojik bir şey bu!

Adam biletsiz yolculuk ediyor, yakalanınca, “bu metroyu benim babam kurdu, sen kimsin ki bana bilet soruyorsun” diye dayılanıyor. Omurgasız deniz yaratıklarını andıran bir kısım basın ise, “he, vallahi öyle” diye kenardan çepik çalmakta.

Yahu görmüyor musunuz. Suçtan geçtik, ayıptır ayıp!

Demek ki bizde henüz siyasi düzen ve siyasi hukuk fikri yerleşmemiş, o mevzuda biraz prematüre kalmışız.

Bu kavrayışa göre Türkiye’de darbe olmaması için “kurucu siyasi ideoloji”nin ve kuruluş yıllarındaki toplumsal dengelerin aynen muhafazası gerektiğini karine ile anlıyoruz. Ne var ki kuruluş yıllarındaki toplumsal yapı ve dengelerin, ideolojinin olduğu haliyle yaşaması artık mümkün değil. İyi veya kötü olduğundan değil. Değişim fikrini hiç hesaba katmadığı için böyle oluyor ve bu karineye göre dünya değişirken Türkiye’nin 1923 (siz bilemediniz 1930′lu yıllar) civarında mıhlanıp kaldığını farz etmemiz gerekiyor.

Darbecilerin ne istediğini hiç merak ettiniz mi, daha demokratik ve çağdaş bir ülke için bu maceraya atılmış bir halleri yok. Bulabildikleri en büyük ters motivasyon cümlesi “Şeriat kapıda!”

Çağdaş (yani muasır) dünyada iktidar değişikliği genel ve serbest seçimle oluyor. Biz ne zaman genel seçimle iktidarı tayin etmeye kalkışsak, koruyucu ve kurucu abiler, “böyle olmaz. Siz rejimi değiştirmek, ülkeyi 1923 öncesine, yani saltanat ve hilafet yıllarına götürmek istiyorsunuz” diye müktesep (!) haklarını masaya koyuyorlar. Şimdiye kadar hep böyle oldu ve on yıllık fasılalarla koruyucu abiler her defasında taşları devirip satranç oyununu yeniden başlattılar. Simdi olan ise, “durun bir dakika, iktidardan memnun olmayabilirsiniz ama bunun ifade biçimi, darbe yapmak ve darbecileri alkışlamak değildir” denilmesinden ibaret.

Bu çatışmada ben, dava açanlarla, dava açılanlar arasında taraf değilim, sadece siyaset oyununun çağdaş dünyada nasıl oynanıyorsa öyle yapılmasından yanayım. Bir siyasi heyet olarak hükümetin behemehal iktidarda kalması umurumda bile değil. Onlar gider, yerine meşru usullerle seçilmiş bir başka heyet gelir fakat bu esnada -hükümet de dahil, kimsenin- oyun kurallarına aykırı davranmasını istemem. İsterim ki, tarihte bilmem kaç medeniyet kurmakla övünen Türklerin yaşayan bir ferdi olarak modern Türkler, siyaseti kurallarına göre yürütmenin de bir medeni (”uygar” mı diyordunuz?) haslet ve kabiliyet olduğunu cihana göstersinler. Açık konuşalım mı, zırt-pırt darbeye uğrayan, darbecilerin ağız kokusuna maruz kalan bir idare, medeni ve çağdaş değil, tek kelimeyle ikinci, üçüncü sınıf bir idaredir ve biz maalesef böyle bir görüntü veriyoruz.

Darbecileri bunun için tutmuyor, aleni veya yarım ağızla darbecileri ve darbeyi savunanlara da işte bunun için öfkeleniyorum, çünkü onlar kafalarındaki doğruların sağlamasını yapmak için, oyun tahtasını her defasında tepetaklak edip Türkiye’yi geriye götürüyorlar.

Gericisiniz be, matruş olsanız ne yazar ki?


ERGENEKON : 'Ulusalcılar ordudan tasfiye ediliyor' (Alıntı)

Sabah Gazetesi'nden Ecevit Kılıç, Emekli Hâkim Albay Ümit Kardaş'la Ergenekon operasyonunu konuştu. İşte o röportaj:

Türkiye'de bir ilk yaşandı, orgeneraller gözaltına alındı ve sonra da tutuklandı...
Bu beklenmiyordu. Türkiye'de bu tür gelişmeler yaşanır, bazı iddialar ortaya atılır ve aynı şekilde unutulur. Bu sefer de öyle olacak sandım çünkü Şemdinli olayını da yaşadık. Siyasi iktidarın destek vermemesi nedeniyle Şemdinli savcısı mesleki olarak yok oldu. Bu da konjonktürel olarak ortaya çıktı ama birtakım dengeler ve uzlaşmalar olacak, ardından da üstü kapatılacak diye bekliyordum. Gerçi yine de bir uzlaşma ve denge olmadığı anlamına gelmiyor. Gerilimin tırmandığı bir dönem ve bu arada böyle ilkler de yaşanıyor.

Nasıl bir uzlaşma? Yasal olarak iki orgeneralin gözaltına alınmasına engel yok ama Silahlı Kuvvetler'in onayı olmadan bu operasyon gerçekleşmiş olabilir mi? Ya da bir restleşmenin sonucu mu?
Türk Silahlı Kuvvetleri'ne kurum olarak bakmadığımızda restleşmenin, kurum olarak baktığımızda ise bir uzlaşmanın sonucu olarak görülüyor. Burada da aynı şey olacak gözüküyor. Şimdi böyle bir operasyonun ordu tarafından reaksiyonla karşılanması çok normal olurdu. Sonuçta bu isimler daha önce kuvvet komutanlığı yapmış... Burada bir uzlaşmanın olduğu görülüyor. Ordu kurum olarak bu gözaltılara reaksiyon göstermiyor aksine onay veriyor. Mutlaka uzlaşma var.

Restleşme kiminle?
Ulusalcı kesim hem rejim hem de ordu açısından taşınabilir olmaktan çıktı. Burada dış dinamikler, güçler ne kadar etkili, bilemiyoruz ama özellikle ABD, böyle bir operasyona yeşil ışık yakmış olabilir.

Tasfiye mi var?
Orduda bir bölünme var. Çünkü siyaset yapan bir ordu ve Amerika'ya daha yakın duran bir kesim var. Bunların karşısında ulusalcı dediğimiz, daha milliyetçi olanlar yer alıyor. Burada dış dinamik bunun farkında olabilir ve ulusalcı dediğimiz Şener Eruygur gibi isimlerin tasfiyesine yeşil ışık yakmış olabilir. Şimdi de tasfiye ediliyor.

Orgeneral Şener Eruygur'un gözaltına alınması ortaya çıkan iki darbe girişiminin günlükleriyle mi ilgili?
Hem Ergenekon ile hem darbe günlüklerle ilgili. Darbe girişimi ve Ergenekon'un diğer eylemleri birbirini bütünlüyor. Bu günlükler önemli bir işlevi gördü; iki darbe girişimi olduğunu bu günlüklerden öğrendik. Emekli Oramiral Özden Örnek, darbe girişimi sırasında biraz mütereddit kalıyor, kendini içinde buluyor. Örnek'in de mutlaka ifadesi alınması lazım. O günlüklerin kendisine ait olmadığını iddia etse de o dönemi yaşamış bir komutan. Burada kilit ve kanıt isim ise eski Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök. Darbe girişimleriyle ilgili savcı, Hilmi Özkök'ü mutlaka dinlemeli. Çünkü darbenin önündeki engel olarak Özkök gösteriliyor.

Orgenerallere operasyonda mutabakat var
Orduda ulusalcılar ağırlıkta değil mi?
Bir dönem ağırlıktaydılar ve ulusalcılık orduda benimsenen bir anlayıştı. O dönem bu dış dinamik açısından, ABD için de uygundu. Ama bugün artık miladını doldurdu.

Ulusalcı kesim Rusya'ya daha mı yakın duruyor?
Evet. Nitekim Hurşit Tolon "Olmazsa Rusya'yla işbirliği yapalım" diyordu.

Ergenekon operasyonunda bulunan bazı notlarda generallerin NATO'cu ve millici diye ayrıldığı ortaya çıktı. Bölünme bu şekilde mi?
Hayır. Bu çok geçerli değil. Ulusalcı politikanın ve onu uygulayanların yıpranması söz konusu. Çünkü 12 Eylül darbesinin arkasında ABD vardı. Darbecilerin milliyetçi ve İslami söylemleri vardı. Yeşil kuşak dönemiydi. Sonra İslamcılık tehdit haline gelince konsept değişti. Bu kez ulusalcılar gündeme geldi. ABD'nin politikaları birebir Türkiye'ye yansıyor. Komünistlere karşı İslamcıların kullanılması nasıl Türkiye'ye yansıyorsa tersi de yansıyor.

"Ergenekon operasyonuyla Türk Gladiosu dağıtılıyor" diyebilir miyiz?
Bu yapı bir dönem ulusalcıları eğitti. Şimdi bunları tasfiye ediyorsa demek ki yeni bir konsepte kendini kanalize edecektir.

Başbuğ ve Erdoğan'ın görüşmesine ne diyorsunuz? Mutabakat burada mı sağlandı?
Zaten Tayyip Erdoğan'ın tarzı bu. Bu görüşme yeni Genelkurmay Başkanı'nın kabulüydü. Başbakan Erdoğan'la görüşmesi nedeniyle İlker Başbuğ artık Genelkurmay Başkanı diyebiliriz. Zaten Tayyip Erdoğan daha önce aynı şekilde Yaşar Büyükanıt ile görüştü sonra hemen kararnamesini çıkardılar. Bu kez de öyle olacaktır. Buna mukabil bu oluşumun ve ulusalcı kanadın bir ölçüde tasfiyesi ve gerekenin yapılması da vardır.

"Hükümetin restleşmesi ordu içindeki ulusalcı kanatla ama ordu da bu kanadı kendi içinde temizliyor" mu diyorsunuz?
Ordu içinde bir hesaplaşma var, öyle gözüküyor. Operasyonla ilgili Genelkurmay Başkanlığı'ndan yapılan açıklama "Yasalar gereği yapıldığı" şeklindeydi. İlker Başbuğ'un Başbakan'la görüşmesinde operasyonun konuşulduğu ve mutabakat sağlandığı haberlerine tepkisi de doğal. Ama mutabakat var. Restleşme ise ulusalcı grupla. Bazen bazı şeyler yük olmaya başlar ya sonra atılır bir kenara. Bu durum da ona benziyor. TSK, ulusalcı çizgiden, odaktan çok, biraz daha farklı bir anlayışa doğru gidiyor. Restleşmesi de ordudan atmak istediği kesime karşıdır. Burada ulusalcı kanadın hem askeri olarak bağlarının kesilmesi hem de toplumsal olarak etkisizleştirilmesi isteniyor olabilir. Bu ulusalcı kanat, hem emekli olanlar hem de görevde olanlar, ordu için de yıpratıcı oluyor.

Tutuklama orduda travma yaratır
YAŞ'ta sürpriz olabilir mi?
AKP'nin bu noktalara gideceğini düşünmüyorum. Ayrıca ordu üzerinde operasyonel davranacak gücü de gözükmüyor. Bunu yaparsa bütün dengelerle, hiyerarşiyle oynamış olur. Bunu yapmaz.

İki orgeneralin tutuklanmasının ordudaki etkisi ne olur?
Burada Silahlı Kuvvetler mensuplarının eğitimine bakmak lazım. Askeri okuldan başlayarak belli bir formasyonla yetiştiriliyor. Bu formasyon içinde siyaseti yönlendirmeleri tarihsel misyon olarak yer alıyor. Cumhuriyet tehlikeye düştüğünde kendilerine görev düştüğü mantığı var. Hele kurmay olduktan sonra o subayın psikolojisi çok farklı oluyor. Tabii hepsi için söylemiyorum. Böyle yetişenler için bu tutuklama kolay kabul edilebilir değil. Bir şok geçirme, hayal kırıklığı yaratabilir. Ayrıca alttaki kesimin de Genelkurmay Başkanı, Kara Kuvvetleri Komutanı gibi üsttekilere karşı olumsuz duygular beslemesine neden olabilir. Sonuçta tutuklanan kuvvet komutanlığı yapmış bir isim... O nedenle travma yaratabilir. Ordu içinde de kafalar net değil, karışıktır. Ama bunlar siyaset yapan ordunun sonucudur. Türkiye'nin birinci gündemi 'Orduyu nasıl siyasetten arındıracağız?' olmalı. TSK genel olarak şeffaflaşmak, siyasi iktidara veya parlamentoya hesap vermek istemiyor. Milli Güvenlik Siyaset Belgesi ve tehditleri 'Ben tayin ederim' diyor. Burada AKP'nin tutunacak dalı AB oldu. Bu durum TSK için kaygı verici bir unsur oluşturdu. Yoksa mesele laiklik ve türban değil.

Bu operasyon ordunun siyasetteki etkisini nasıl etkiler?
Bu operasyon ordu bundan sonra kışlasına dönecek ve demokratik ülkelerdeki gibi normal görevini yerine getirecek anlamına gelmiyor. Ama bu kadar müdahaleci olmayabilir.

AKP'nin kapatılması da gündemde. Bir mutabakat varsa bu bir paradoks değil mi?
Paradoks. AKP'nin kapatılması davasının arkasında da askeri ideoloji mantığının yargı bürokrasisi üzerindeki etkisi olduğu söyleniyor. Aslında mutabakatın olup olmadığını, içinde nelerin yer aldığını mahkeme kararından sonra daha net göreceğiz. O zaman her şey ortaya çıkacak. Ama beklenenin aksine bakarsınız parti kapatılmaz, sadece Hazine yardımı kesilir. Kapatıldığı takdirde Ergenekon soruşturması sulandırılabilir, işler tersine dönebilir. Bu soruşturma illegal işlerin ortaya çıkarılmasında fırsat olabilir. Özellikle Güneydoğu'da yaşananlar korkunç. JİTEM var, korucular var, Özel Tim var ve bütün bunlar illegalite içinde çalıştı. İşkenceler, köy yakmalar, çeteleşmeler gibi facialar yaşandı. Bunlarla yüzleşmek mecburiyetindeyiz. Hesaplaşarak ancak demokrasinin önünü açabiliriz.

05 Temmuz 2008 Cumartesi

RAHMİ KOÇ : Koçgiller her yarışı kazansalar da, samimiyet yarışını hiç kazanamayacaklar , Tabii halkin gözünde... (Alıntı)

Dun 2 farkli gazetede Rahmi Koc' un is hayatinda 50. yili dolayisiyla kendisiyle yapilmis roportaja yer verilmisti. usenmedim, kendisine aciyarak (evet evet "kendisine benzeyenler haric herkesi bocek gibi goren zihniyetine" aciyarak) okudum roportajlari. ayse armanin sorulari-belki daha magazinel oldugundan, daha ilgincti pek tabii... her ne kadar rahmi kocun gece yatarken giydigi entari, aksam farkli sabah farkli uniforma giyen hizmetkarlari, ingilizce bilip bizzat bu nedenle otelden aldigi housekeeper i(ki kendisi cizgili lacivert takim elbise giyiyormus), yatmadan once ve uyanir uyanmaz nabzina atesine kilosuna bakan, sonra da "okeydir" diyen (aynen boyle diyormus) doktoru, kumasını dugmesini astarini kendi sectigi takim elbiseleri, sakalsiz biyiksiz (hatta kisa corapli olmayan) calisanlari umrumda olmasa da, rahmikocgillerin zihniyetini okumak acisindan faydali oldu bu soylesiler... Tabii DOGAN Grubu verecek degildi ya ayari, sagolsun Kursat Bumin sozunu esirgememis, "sanki dersin ankarali bir ailenin oglu degil de ingiliz aristokrati" diye ozetlemis olayi.

Hem dun roportajlari hem de bugun Kursat Bumin 'in yazisini gulumseyerek okurken bir anektot geldi aklima, bol bol rahmet okudum Sakip Aga'ya... rahmetli sabanci hastaneye yatirilmadan asagi yukari 15 gun once, asistani oldugum gazeteciyle TRT ye bir toplanti icin gitmistik. Hilmi yavuz, Enver aysever falan var odada, konusuyoruz. o sirada Sakip Sabanci iceri girdi.sanirim TRT2 deki bir programa katilmak icin gelmis. icerde ben haric herkes gayet sik, klasik giyimli kocaman adamlar. benim, uzerimdeki jeanden,tisortten,ayagimdaki converse ten belli asistan oldugum. Hepsinin onunden gecti, once benimle tokalasti (bayan olmam sebebiyle), nasilsiniz diyerek gulumsedi,cevabimi bekledi; sonra digerlerine gecti onlarla da tokalasip tek tek hal hatir sordu. O zaman bu davranisin ne anlama geldigini pek onemsememistim,uzerine kafa yormaya deger bulmamistim belki. ama dun okuduklarimdan sonra aklima dustu bu ani. Sakip aga rahmet istedi... Satir aralarinda iyice vakif oldum bu halkin Sakip Sabanciyi niye kendinden gordugune. Belki Sabancinin evindeki housekeeper'in cizgili takim elbise giymek zorunda oldugunu bilmedigimizden, belki uslubundan, belki enterasine islettigi basharflerini Ayse Arman'a anlatmadigindan...

Bu arada, Rahmi Koc bir zamanlar, "en buyuk rakibinin Sakıp Sabancı oldugunu" soylemis. Bu gidisle Kocgiller her yarisi kazansalar da, samimiyet yarisini hic kazanamayacaklar , tabii halkin gozunde...

Sevgiler,

pinar

(Genç Siviller Grubundan Alıntıdır.)

Kürşat Bumin 'in yazısını buradan ,

Rahmi Koç Röportajını buradan okuyabilirsiniz...


Bu konu ile ilgili başka bir yazı :

Koç'un milletle meselesi!

Kemal Özer'in www.timeturk.com sitesinde yayınlanan

yazısından ilgili bölümler:


"Kapitalistleri yola getirmenin en iyi yolu tüketmeme hakkını kullanmaktır" diyor Kemal Özer. İşte Rahmi Koç'un 'bıyıklı ve sakallı birini işyerime almam' sözlerine en sert tepkilerden biri.

Rahmi Koç'un 'bıyıklı ve sakallı birini işyerime almam' sözlerine Başbakan Erdoğan 'Ayrımcılığın yanında olmadık' diyerek, bir Başbakanın göstermesi gereken duyarlılığı gösterdi.

Hemen her sektörde faaliyet gösteren bir 'işadamı' bu ayırımcılığı nasıl yapar?

Hem bu ülkede üretim yapacaksınız, hem ürettiğiniz ürünleri başı örtülü, başı açık, düz liseli, imam hatipli, meslek okullu, bıyıklı, bıyıksız, sakallı, sakalsız insanlara satmak için, ne gerekiyorsa yapacaksınız. Hem de milletin değerleri ile alay edeceksiniz…

İHL'leri kapatmak için meslek liselerine 'kibrit suyu' dökenleri destekleyeceksiniz, on yıl aradan sonra bıyıksız bile olsa asgari ücretle karın tokluğuna çalıştıracak teknik eleman bulamayınca 'Koç Grubu için meslek lisesi memleket meselesi' diye alay edeceksiniz…

Başörtülüye ürünlerini satacaksın, sonra başörtülüleri işyerinde çalıştırmak bir yana başörtüsüne ve başörtülülere düşmanlık edeceksin...

Sakallıya bıyıklıya ürünlerini satacaksın sonra 'bıyıklı ve sakallı birini işyerime almam' diye millete meydan okuyacaksın…

'Teneke otomobiller' başta olmak üzere tüketicilere hiçbir hak sunmadan yıllarca millete ürünlerini satacaksın, duvarlar yıkılıp rakipler çoğalınca kalkıp 'kalite, rekabet' diyeceksin…

Başbakanın tabiri ile 'Bugün dünyanın hangi ülkesinde böyle ilkel anlayış var?' Bizde var… Tüsiad'ın en etkin üyelerinde var! Çünkü onların milletin değerleri ve fıtratla derdi var.

Bilinci tüketicilerin yaşadığı bir ülkede 'ferasetli bir tacir' bu sözleri asla söyleyemez. Ancak bu yakışıksız sözlerin sahibinin iki güvencesi olduğu için bu şekilde gürlüyor..!

Birinci güvencesi: Yargıtay 9. Hukuk Dairesi'nin 'işverenin işyerinde bıyıklı ve sakallı olanları çalıştırmama hakkı olduğunu ve bunun 'ayrımcılık' olarak değerlendirilmemesi gerektiği' yönündeki kararı. Yargıtay kararında 'Bıyık ve sakal istememek ayrımcılığa girmez. Bıyık ve sakal istememek işverenin yönetim hakkı içine girer' demesi.

İkincisi güvencesi: Türk tüketicilerinin bilinç sorunu... Birçok ülkede bu tür bir söylemi iş adamları aklından bile geçir(e)mez. Çünkü oralarda tüketiciler bu tür garabetlerin gereğini hemen yaparlar ve alternatiflere yönelerek dünyayı bu materyalistlere 'dar' ederler…

Aslında bu tür sözler söylenmeli ki Türkiye'de henüz yeni filizlenen bu 'tüketici bilinci' harekete geçsin. Bu tür sözler, bir kimlik ibrazı olmanın yanı sıra, bu bilinci besler. Sakallı ve bıyıklılar için bu bilinci beslemenin ve harekete geçirmenin tam vaktidir aslında.

Bu vesileyle bıyıklı ve saklı tüketiciler ile Rahmi Koç gibi düşünmeyenlere Koç Grubu'nun ürünlerini almamak düşer. Kapitalistleri yola getirmenin en iyi yolu tüketmeme hakkını kullanmaktır.

YORUMSUZ : Alkol tüketimi azaldı kapatın !


(İnterNetDen Alıntıdır.)

ERGENEKON : Kendime yaptığım öğütler...(Alıntı)

Gözaltı dalgasıyla tekrar gündeme gelen "Ergenekon" konusunda kendime yaptığım öğütler;

1-Sakın "yiyin birbirinizi" şeklinde özetlenebilecek düşünceye kendini kaptırma. Bu antidemokratik bir iktidar dövüşü gibi görünebilir , akreplerin birbirini sokması olarak değerlendirilebilir ilk bakışta. Bu ancak ilgisiz görünmek için kendi kendine uydurduğun bir kılıf olur. Gerçek şu ki, bu memleketin sözde vatansever geçinen, ancak bir kene gibi kanını emmekten başka bir şey yapmayan "vatansever çeteleri" var. Hiç bir koşulda bu çetelerin ortaya çıkarılması konusunda ilgisiz, alakasız olamazsın. Kimin niyeti ne olursa olsun, sen bu çetelerden kurtulmakta tarafsın. Çetelerin yargılanması, hesap vermesi gibi bir talebin varken, böylesine bir konuda farklı bir tavır takınma lüksün yok.

2-Sakın bu çetelerden hemen kurtulabileceğini de umut etme. Bu "vatansever" çetelerle problemi var gibi görünen AKP'nin bir milletvekilinin başka bir "vatansever" çete ile yaptığı bir telefon görüşmesi yayımlandı, bugün hiç bu konuyu hatırlamıyor bile. Bu ülkenin siyasal düzeni bir adet çete ile kavga edenin başka bir çeteye sırtını dayaması için mükemmel fırsatlar sunuyor. Çeteler olağanüstü hayatımızın en olağan malzemeleri haline geldiler bile, çetesiz bir hayat düşünmek bile mümkün değil. Bu açıdan işin epey zor.

3-Sakın bu dönemdeki gözaltıları 80 öncesi aydınları, demokratları yıldırma politikalarıyla benzeştiren açıklamaların büyüsüne kanma. Gözaltına alınanların çoğunu Orhan Pamuk veya Elif Şafak gibi yazarları mahkeme önlerinde linç kampanyaları düzenlerken, Hırant Dink'in katillerinin sırtını sıvazlarken görmek mümkün. O yüzden yaratılmak istenen görüntüye kanma. Sistem demokratları eziyor tarzındaki açıklamaların gerçekle en ufak bir ilgisi yok. Sistem demokratları ezdiğinde sistemle bir olabilen insanların böyle durumlarda demokrasi vurgusu güçlü olur. Ama unutma ki 80 küsür yaşındaki İlhan Selçuk'a yapılan muameleye karşı çıkmak farklı birşeydir, İlhan Selçuk'tan bir demokrasi kahramanı yaratmaya çalışmak farklı birşey.

4-Bu kadar ünlü ismi gözaltına alınabilmesinden cesur savcılar fikrine filan da varma. Tuzun bile koktuğu bir düzende temiz eller operasyonları hayal edebileceğin en son şey. Üstelik erken öten cesur savcıların başının hemen kesildiği konusunda örnekler dururken önünde. Üstelik mafya düğünlerinde başköşelere kurulan yargı adamlarının nasıl terfiler aldığını bilirken. Koparılan gürültünün büyüklüğü dağın fare doğurması için kesinlikle bir engel değil. Bu işten hiç birşey çıkmasa da şaşma! Susurluk sürecinde ve sonucunda yaşananların aynen yaşanmayacağını sana kim garanti edebilir ki?

5-Soruşturmayı kendi hareket kabiliyetini arttırmak için gayrimeşru bir zemin olarak kullanan AKP'yi de pas geçme. Soruşturma ile ilgili telefon dinlemelerinin daha savcılık dosyasına girmeden iktidar yanlısı gazetelerde yayımlanması, soruşturma ile ilgili çok gizli bilgilerin anında buralara servis edilmesi, oluşturulan iddianamenin her satırının bu gazeterlerde çıkması yabana atılacak birşey değil. Yargının bağımsızlığı ve iktidarın muhaliflerine karşı kirli yöntemler kullanmayı kendine hak görmesi konularında epey açıklayıcı bu yaşananlar.

6-Son olarak biraz mizah çıkarmayı da kesinlikle ihmal etme. Kapatma davası ile ilgili, kendisiyle ilgili diğer kararlarda yargıya karışan, karışılmasını teşvik eden AKP, konu Ergenekon olunca pozisyonunu 180 derece değiştiriyor. Hukukun üstünlüğünü, mahkemelerin bağımsızlığını, yargıya saygıyı bol bol dillendiriyorlar. Öte yandan AKP'den kurtulmak için tüm umudunu yargıya bağlayanlar da bugün ters köşede, konuşulan konu Ergenekon ise onlara göre yargı AKP'nin vasiyeti altında. Bunlar insanı epey güldürebilecek dönüşler.

İnterNetDen Alıntıdır.

04 Temmuz 2008 Cuma

ALINTI : Ülkemde Adalet, Güvenlik, Medeniyet, Temizlik İstiyorum...

Ülkemde Adalet, Güvenlik, Medeniyet, Temizlik İstiyorum...

1. Devletimi seviyorum ve elimden geldiği kadar koruyorum. Devletime bağlıyım. Onsuz ne yaparım?..

2. Devlet ile düzeni veya sistemi kesin olarak birbirinden ayırıyorum. Devletime ne kadar bağlı isem, düzenden de o kadar nefret ediyorum. Kötü ve bozuk düzenin değişmesini; yerine doğru, âdil hizmet eden, şeffaf, temiz bir düzen gelmesini istiyorum.

Devlet ile düzenin özdeşleştirilmesini asla doğru bulmuyorum.

3. Resmî ideolojiye inanmıyorum. Resmî ideolojisiz bir devlet ve rejim istiyorum. Hiçbir demokrat, medenî, hukuklu, insan haklarına bağlı ülkede resmî ideoloji (baskısı) yoktur.

4. Ülkemde pislik, kirlilik, kokuşma, bulanıklık istemiyorum; temiz, şeffaf, berrak, arı duru pak bir Türkiye istiyorum.

5. Hangi kesime mensup olurlarsa olsunlar hırsızlık, soygun, talan, hortumlama yapanları, ihalelere fesat karıştıranları, rüşvet alanları, kara/kirli servet sahibi olanları, tek kelime ile haram yiyenleri, haramla semirenleri lanetliyorum. Onların âbad olmamaları, berbat olmaları için dua ediyorum.

6. Halkın çoğunluğuna mensup bir Müslüman olarak kendi vatanımda, İngiltere’de olduğu gibi geniş bir din, inanç, inandığı gibi yaşamak, vicdan, düşünce hürriyeti olmasını istiyorum.

7. Türkiye halkının çeşitlilikler ve farklılıklar ile birlikte kardeşliğine ve birliğine inanıyorum. Halkı Türk Kürt, Sünnî, Alevî dinci lâik, sağcı solcu, şucu bucu diye birbirinden kopuk, birbirine düşman ve rakip kamplara ayıran fesatçıları lânetliyorum.

8. Ülke çapında millî ve toplumsal bir uzlaşma ve barış olmasını bütün kalbimle temenni ediyorum.

9. Türkiye’nin millî gelirinin yüzde 60’ının iki milyonluk bir egemen, mutlu, putlu azınlık tarafından devşirilmesine kesin olarak karşıyım. Sosyal adalet istiyorum.

10. Her türlü câhilliğe karşıyım. Yeni nesillerin, atalarının dedelerinin mezar taşlarını bile okuyamayacak kadar câhil bırakılmalarını protesto ediyorum.

11. Türkiye’nin en kısa zamanda Norveç, İsveç, Finlandiya, Almanya, Avusturya ve benzeri ülkeler gibi gerçek demokrasiye kavuşmasını istiyorum. Sahte vesayet demokrasisinden nefret ediyorum.

12. Medyadaki mafyalaşmayı ülkem, devletim, halkım için en büyük tehdit, tehlike, belâ ve felâket olarak görüyorum ve bu sahada en kısa zamanda demokratik yollardan ıslahat ve temizlik yapılmasını istiyorum.

13. Ülkemde kriptolar olmasını istemiyorum. Herkesin ya olduğu gibi, yahut göründüğü gibi olmasını istiyorum.

14. Kendilerini efendi, hakim, beyzade olarak gören; Müslüman halka ikinci sınıf vatandaş, sömürge yerlisi, parya ve zenci olarak bakan mütegallibeden nefret ediyor, onlara lanet ediyorum.

15. Türkiye’yi Japonya kadar ilerletemeyen, zenginleştiremeyen, önde koşturamayan asalaklara, sömürgecilere, ehliyetsizlere muhalefet ediyorum. Onlardan hesap sorulmasını istiyorum.

16. Türkiye eğitimini kasıtlı olarak çökerten, iflâs ettiren, bu suretle ülkenin geleceğini karartan alçaklara lânet ediyorum.

17. Bütün popülist, kirli, ehliyetsiz, düzenbaz politikacılardan, bürokratlardan, medyacılardan, aydın bozuntularından şikayetçiyim. Bu memleketin onların şerlerinden kurtulmasıni istiyorum.

18. Türkiye’yi kırsal kesim, taşra/varoş, gecekondu zihniyet ve kültürü bataklıklarına düşürenleri en büyük hain olarak ilan ediyorum. Bütün çare ve çözümlere başvurarak şehirli/medenî kültür ve zihniyete geçilmesini istiyorum,

19. Ülkemde medeniyet istiyorum, yüksek kültür istiyorum, yüksek ahlâk ve karakter istiyorum, sanat istiyorum, şehir görgüsü istiyorum. Güvenlik ve adalet istiyorum. Magandalık, zontalık, haydutluk, görmemişlik, türedilik, hırsızlık, rezillik istemiyorum.

20. Bütün tarihî arızaların, kazaların, kopuklukların tâmir edilmesini istiyorum.

21. Ülkemde tabular, insan haklarına zıt yasaklar, diretmeler, despotluklar, jakobenlikler, aşırılıklar istemiyorum.

22. Sokaklarda beyefendiler, hanımefendiler, küçük beyler, küçük hanımlar, büyük hanımefendiler, yaşlı beyefendiler görmek istiyorum.

23. Sevgili vatandaşlarımın konuşurken “Evet efendimli” konuşmalarını istiyorum, Lan, aha oha, he he he, ho ho ho gibi kaba ünlemlerle, homurtu ve böğürtülerle iletişim kurmalarını istemiyorum. Kibar, nezih, ince bir Türkçe ile konuşulmasını, yazılmasını istiyorum.

24. İdam cezasının geri getirilmesini ve âdil kanunlarla muhakeme eden âdil mahkemelerin kesin kararlarıyla, asılmaya layık olanların idam edilmesini istiyorum.

25. Velhasıl adalet istiyorum, güvenlik istiyorum, fazilet ve hikmet, medeniyet istiyorum, temizlik/şeffaflık istiyorum, vasıf ve keyfiyet istiyorum, insan haklarına saygı ve bağlılık istiyorum. Bunlarsız hayata hayat denmez ki...



18 Haziran 2008 Çarşamba

Pentagonun Hesapları mı ? (Alıntı)

Ankara'da Pentagon darbesi!

Cümleler ne kadar tanıdık! İsimler, yöntemler, kullanılan araçlar ne kadar da aynı.. Bölgemizde her büyük operasyondan önce Türkiye'de derin bir iç dizayn çalışması yapılır. Bu yapılırken çoğunlukla aynı kurumlar, aynı kişiler kullanılır, aynı yöntemler tekrar denenir. Yıllardır bilmemize rağmen, defalarca tecrübe etmemize rağmen inanırız, etkileniriz, gaza geliriz, oyuna geliriz ve bu ülkeyi, kendi ülkemizi kendi ellerimizle mahvetmekten çekinmeyiz.

ABD'nin İran gündemiyle Türkiye'deki iç siyasi kriz birbirine ne kadar bağımlı, fark etmiyor muyuz? İran'a saldırı kampanyasını yürütenlerle Türkiye'de sert ya da yumuşak askeri müdahaleyi provoke edenler aynı güçler. Türkiye ve İran için birbirine paralel, birbirini tamamlayan bir strateji izliyorlar.

Türkiye'de çokça tanınan RAND Corporation, ABD Savunma Bakanlığı'na (Pentagon) bir rapor hazırlamış: “Türkiye'de Siyasal İslam'ın yükselişi…” Doğrudan Türkiye'nin bugünkü iç siyasi krizini içeren, geleceğine ilişkin öngörülerde bulunan 135 sayfalık bir rapor. Türkiye için on yıl içinde gerçekleşebilecek dört senaryo çiziyor: AK Parti'nin AB eğilimli bir yol izlemesi, sinsi İslamlaşma, partinin yargı tarafından kapatılması veya askeri darbe…

“Darbe” öncelikle yumuşak enstrümanlarla yapılacak, bütün kartlar tüketildiğinde ise doğrudan müdahaleye sıra gelecek. Şu anki krizin laik-İslamcı çatışması olmaktan ziyade merkez ile çevre arasındaki iktidar mücadelesi olduğunu vurgulayan raporda, yine de bütün iddialar “İslam tehdidi” üzerine kurgulanmış. Aynı kuruluşun daha önce hazırladığı raporlar, yakın çevremizde yüz binlerce insanın ölümüne yol açtı.

Mesela yine RAND tarafından hazırlanan ve bu tarz araştırmalara yılda 100 milyon dolar ayıran muhafazakar Smith Richardson Vakfı'nın finanse ettiği “Sivil Demokratik İslam: Ortaklar, kaynaklar ve stratejiler” başlıklı 2003 tarihli çalışmaya bakalım:

“Anti-emperyalist ve sosyalist düşüncelerinden dolayı laiklere güvenilmez. Fundamentalistlere ve geleneksel Müslümanlara da. Fundamentalist ve gelenekseller arasında oluşabilecek bir yakınlık kesinlikle engellenmeli. Hatta birbirleriyle savaşmaları teşvik edilmeli. ABD ve Avrupa için güven telkin edilenler sadece, kitleleri yönlendirmede Kur'an'ı sınırlandıran modernist Müslümanlardır. Bu grup desteklenmelidir. “

Bu cümleler o rapordan… Bir iç çatışma senaryosu olarak hazırlanmış. Belli oranda da uygulandı. RAND, çalışmayı hazırlamadan önce Pentagon'a aynı konuda bir brifing vermişti. Müslümanlar kategorilere ayrılıyor derin ve uzun süreli bir iç çatışmalar zinciri öngörülüyordu. Senaryo şöyleydi:

1- Önce modernist ve laik Müslümanları destekle. 2- Geleneksel Müslümanları fundamentalistlere karşı destekle. 3- Fundamentalistlerle savaş. 4- Seçici bir şekilde laikleri destekle. 5- Batılı İslam tezini destekle.

Aynı kuruluş, 15 Aralık 2004'te “U.S.Strategy in the Muslim World After 9/11” başlıklı 567 sayfalık başka bir rapor hazırladı. Bir önceki çalışmayı hazırlayan isimlerin imzasıyla. ABD Hava Kuvvetleri tarafından sipariş edilen çalışma tam bir kaos senaryosuydu. Bu sefer tez Müslüman entelektüeller, akademisyenler, kanaat önderleri ve sivil toplum örgütleri üzerine kurulmuştu. İki ana tez vardı: 1- Şii-Sünni ayrımı, 2- Arap-Arap olmayan ayrımı. İslam dünyası için derin bir çözülme, ayrıştırma, fraklılaştırma ve çatıştırma öngörüyor/du. Belli oranda uygulandı, uygulanıyor.

Çalışmalar, büyük oranda Pentagon, Dışişleri ve CIA'nın ihtiyaçları için hazırlanıyor, bu kurumlar tarafından finanse ediliyor. Bu son derece normal bir şey. Ama nasıl uygulandıklarını hiç izlemiyoruz. Dikkatle izlendiğinde birçok şeyin söz konusu senaryolara göre şekillendiği fark edilecektir. Yine dikkatle izlendiğinde, sadece tartışmakla yetindiğimiz bu “proje”lerin bizlere ne ağır bedeller ödettiğini anlamaktan yoksunuz.

İran'a saldırı için ABD'yi tahrik eden İsrail adına kamuoyu oluşturan isimlere bakın. Gazetelerde ve televizyonlarda İsrail aşırı sağı adına inanılmaz iddialarla gündemde yerlerini koruyorlar. Middle East Forum adlı taşeron kuruluş üzerinden Batı'yı ve dünyayı “bir büyük tehdit”e karşı harekete geçiriyorlar. Daniel Pipes gibi hayatını İslam'la savaşa adamış, entelektüel pazarda at koşturan bir Mossad mensubu, Michael Rubin gibi yine İsrail istihbaratına çalışan bir neocon ırkçı ve daha onlarca isim, bu coğrafyayı kana bulayacak senaryoların tetikçileri olarak çalışıyor. Onlara kalsa Türkiye dahil her Müslüman ülkeyi iç savaşlara sürükleyecekler.

İran'a karşı kampanyayı yürüten güçler ve tetikçileriyle AK Parti'nin tasfiyesi için üç yıldır kampanya yürüten güçler ve tetikçilerinin aynı olması size bir şey ifade etmiyor mu? Aynı güçlerin bugünlerde “uzman müsveddeleri”ni gece gündüz çalıştırmaları sizde bir endişeye neden olmuyor mu? Üç ihtimal var ortada:

1- Tasfiye edilmekle tehdit edilen AK Parti'yi hem İslam'la arasına mesafe koymaya zorlamak hem de İran ihalesine razı etmek.

2- “Siyasal İslam tırmanışta” paranoyası ile merkez iktidarı ellerinde tutanları AK Parti üze-rine saldırtıp çıkacak iç çatışmada onları yanlarına çekmek. Böylece hem iktidar değişimi hem de İran'a karşı etkin bir müttefik bulmak.

3- “İslamcı tehdit” paranoyası yayarak, bu çevrelerin İran'la ittifak yapacağı hezeyanlarını ortaya atarak kamuoyunu İran korkusuna karşı hizaya sokmak…

Bir büyük senaryo var önümüzde ve bu Türkiye'de çok şey değiştirecek…Neden “Ankara'da Pentagon Darbesi” dediğim ortada!

İbrahim Karagül Yeni Şafak 17.06.2008

17 Haziran 2008 Salı

MİLLİ SEVİNÇ : Ve tartışmalar...

Türkiye 'nin Çekleri 3-2 yendiği tarihi ve unutulmayacak maçtan sonra yaşadığımız milli sevinç çeşitli tartışmalarıda beraberinde getirdi. Daha önceki oynadığımız maçlarda Portekiz 'e yenilip, İsviçre 'yi de son dakika gölüyle yenince Spor basını Milli Takımı ve tabii ki Fatih Terim 'i ağır şekilde eleştirmişlerdi. Fatih Terim ise tarihi başarıdan sonra bir basın toplantısı ile bunlara üslubunca cevap verince, Eleştirirken gözünün yaşına bakmayan spor basınımız, kendisine verilen cevaba/eleştiriye ne kadar tahammülsüz olduğunu gösterdi. Örneğin Milliyet 1.sayfasında " Terim Sevincin önüne geçti " diye başlık attı ve spor sayfasında ise haberini aşağıdakı şekilde devam ettirdi.
  • Terim’in derdi medya... BİLAL MEŞE (Milliyet)
  • Ay-yıldızlı ekibin hocası, basın toplantısında yine medyaya yüklendi, “İşimizi en iyi şekilde yapmaya çalışıyoruz. İşinizi de zorlaştırıyoruz. 70. dakikadan sonra yazdıklarınızı çöpe atmak kolay değil. İdam sehpalarını aşarak buraya geliyoruz” diye konuştu Devamı >>>
Yukarıda görüldüğü üzere spor basını ve yazarları, kendileri acımasızca eleştirirken iyi ama kendilerine cevap verilip eleştirilince kötü...


Öte yandan spor yazarlarının eleştirileri hakkında "Haydi çocuklar, şımartın bizi..." başlıklı yazısında "Bu iş böyledir. Galip gelince Kral ilan edilir , omuzlarda taşınırsınız, mağlup olunca da kafanız uçar. Spor yazarları kusuruma bakmasınlar, bir bölümün ne yazdığı da belli değil. Abuk sabuk tahminler ve yorumlar yapıyorlar. Genel havayı yansıtamıyorlar." diyen Mehmet Ali Birand 'a aşağıya aldığım yazısında cevap veren Mehmet Demirkol bence bu konuyu gayet iyi özetlemiş.

  • Ustaya saygılar!
  • Mehmet Ali Birand ustamız haklı. Hasan Cemal gerçekten harika yazılar yazıyor. Rıdvan ise zaten başka bir klasman. Ve evet bizim meslekte de problem var. Bizden ya da şartlardan kaynaklanan sorunlar bunlar. Okuyanı, dinleyeni sıkanımız var, üzenimiz var. Ama herkes aynı mı? Birand’ın yaptığı bu toptan reddediş, yok sayma? Bu doğru mu? Hiç de hakkaniyetli değil. Basının her yeri çok düzgün biz kötüymüşüz gibi. Futbol sonunda bir oyun ve olmasa ne olur? Peki ya ustanın alanı? Ülkenin siyasetini, ekonomisini konuşanlar? Birand’ın istekleri güzel. Ama ben de isterim ki Yiğiter Uluğ ana haber sunsun da biraz gusto katılsın siyasete. Banu Yelkovan’la Bağış Erten bir tartışma programı sunsa misal hayat ne kadar toz pembe ve siyaset ne kadar uzlaşmacı olurdu! Ne dersiniz? Ercan Güven olsa bir gazetenin başyazarı... Uğur eğitime el atsa! Attila Gökçe’den eski yeni karşılaştırmaları okusak hayata dair. Değil mi? Futbol dünyanın her yerinde böyle kavgalı gürültülü, tartışmalı olur ve acımasızdır da... Ama kimsenin canını siyasetin ya da ekonominin yaktığı kadar yakmaz. Asıl bu işlere kafa patlatanlar biraz derli toplu olsa da millet refaha kavuşsa. 80 senedir aynı saçma tartışmaları okumaktan biz sıkılmakla kalmıyoruz acısını da çekiyoruz. Futbol hiç olmasa da olur. Olmasa ne acı yaratır? Varlığında ne kazanırız? Biz çok kelle isteriz ama kimse kurban olmaz. Hapiste teknik direktör var mı yanlış bir oyun oynattığı için? Ya asılmış olan? Mahkemelerde yargılanan. Bir konuşmasından dolayı futboldan yasaklanmış olan? Acı ve kavganın göbeğinde olanların başka alanlara barışın demesi, kavga etmeyin demesi ne komik! Saygılarımla...


Konu anlaşılmıştır herhalde ama aşağıdaki gibi yazanlarda var...

NY Times'tan çirkin yorum : Volkan Demirel mağara adamı. (Kaynak : Milliyet)


KARA MİZAH : CHP Milli Maçın iptali için yargıda...


CHP, Milli maçın iptali için Anayasa Mahkemesi'ne gidiyor. CHP'nin iddiası ise bir hayli ilginç..!

İhsan Dağı, elektronik postasına gelen bir mesajı okuyucularıyla paylaştı. Millilerin Yenişafak'tan Koru'yu haklı çıkardığını yazan Dağı, CHP'nin kazanılan büyük Çek galibiyetinin ardından maçın iptali için Anayasa Mahkemesi'ne gitmeye hazırlandığını iddia etti...

İhsan Dağı, bugün CHP'yi ti'ye aldı! Kendisine gelen Murat Erdoğan imzalı bir elektronik postayı Zaman gazetesinde okuyucularıyla paylaşan Dağı, Anayasa Mahkemesi'nin kazanılan büyük Çek zaferini uluslararası bir komplonun parçası olarak görebilceğini yazdı. Dağı'ya göre Kazım Kazım'ın atv röportajını İngilizce yapmış olması, bu kuşkuyu doğrulayacak en önemli delil! Dağı, milli maçı izlerken tam da maçın keyfini çıkarırken; gelen bir elektronik postayla sarsılmış(!) İşte Dağı'ya gelen o elektronik posta... "CHP, Anayasa Mahkemesi'ne giderek maçın iptalini talep etmeye karar verdi. CHP, maçın normal şartlarda kaybedilmesi gerektiğini, ancak muhtemelen doğa üstü güçlerin devreye sokularak maçın kazanıldığı intibasının edinildiğini iddia ediyor. CHP'nin başvurusunda Ertuğrul Sağlam'ın eşinden sonra Emre Aşık ve Servet Çetin'in annelerinin de başörtülü olması ve dahası bundan çekinmeden bir reklam filminde oynamaları etkili oldu. Bazı futbolcuların sahaya girerken dudaklarının oynamasından dua etmiş olabileceklerini de dikkate alan CHP yetkilileri, parmakları ve gözleri ile gökyüzünü işaret eden bazı futbolcuların da varlığını iddianameye koymak için bazı gazetelerden resimler toplamaya başladı. CHP'nin UEFA için de kapatma davası açılıp açılamayacağı konusunu incelediği, hem iptal davası hem de UEFA için kapatma davası açılması konusunda Parti Genel Sekreteri Önder Sav'a tam yetki ve sadece "no" yazılı bir cep telefonu verildiği de açıklamada yer aldı".

Kaynak:"www.internethaber.com"


Unutulmaz Tarihi Maçın Videosu :
Türkiye : 3 Çek Cumhuriyeti : 2

video

12 Haziran 2008 Perşembe

TÜRBAN : AYM Kararına Eser Karakaş 'tan bir yorum...

Reşit üniversiteli kızların üniversitelerde türban kullanımını serbest bırakmak ve Anayasa Mahkemesi'nin eski kararını aşmak için 1982 Anayasası'nın onuncu ve kırkikinci maddelerinde yapılan değişikliğin, eklemelerin ya da maddelere daha bir sarahat getirme çabasının Anayasa Mahkemesi tarfından geçtiğimiz hafta iptali bence yanlış tartışmalara neden oluyor.

Anayasa'nın 148. maddesi anayasa değişikliklerinin sadece şekil bakımından Anayasa Mahkemesi tarafından incelenip, denetlenebileceğini ifade ederken, Mahkeme'nin son kararı bu denetim işlevinin son anayasa değişikliği için esastan olduğu izlenimini veriyor.

Daha elimizde gerekçeli karar yok ama tahminler bu yönde.

Anayasa Mahkemesi kararını eleştirenlerin çok büyük bölümü eleştirilerini bu çizgiye oturtuyorlar ve bu durum karşısında yasama organı olan TBMM'nin işlevini yitireceğini ve Anayasa'nın yedinci maddesinin (Yasama yetkisi Türk Milleti adına TBMM'nindir. Bu yetki devredilemez) devreden çıkacağını belirtiyorlar, hakimiyet-i milliye prensibinin yara aldığını öne sürüyorlar.

Anayasa Mahkemesi kararını destekleyen kesim ise ilk dört madde dışında gerçekleştirilen anayasa değişikliklerinin Anayasa'nın ikinci maddesinde ifadesini bulan Cumhuriyet'in temel niteliklerini yani laiklik, demokrasi, sosyal devlet ve hukuk devleti ilkelerini dönüştürmeye aday oldukları ölçüde Mahkeme'nin bu denetim işlevini esastan yapabileceğini belirtiyor.

Ve tartışma bu minval üzerinden sürüp gidiyor.

Kemalist kesim bu kararın Cumhuriyet'i koruma refleksi olduğunu söylüyor.

Karara karşı olanlar ise bu karar sonrası Anayasa Mahkemesi'nin yasama erkinin yerini aldığını ve hakimiyet-i milliye kavramının büyük yara aldığını ifade ediyorlar.

Ve bence işin özünü, mantığını daha doğrusu mantıksızlığını kaçırıyorlar.

HHH

Ben de yazımın ikinci bölümüne Sayın Başbakan'ın İspanya basın toplantısında bir gazetecinin sorusu üzerine yaptığı çıkış gibi başlayayım.

Velev ki, Anayasa Mahkemesi inceleme ve denetim işlevini esastan yapsın.

Bir anayasa değişikliğinin ikinci madde ilkelerini dönüştürüp dönüştürmemeye aday olup olmadığı meselesi bence içinden çıkılması adeta olanaksız bir tartışma ve çok faydalı değil.

Meseleyi çok daha basite indirelim, Mahkeme'nin her değişikliği esastan inceleme yetkisi olduğunu, 148'i görmezden gelerek kabul edelim, işte tam da o zaman çok daha büyük bir mantıksızlık, saçmalık ortaya çıkmaktadır.

Onuncu ve kırkikinci maddede yapılan değişiklikler yükseköğretim alanında kamu hizmeti tüketicileri yani hizmet alanları içindir ve Anayasa Mahkemesi onsekiz-yirmi yaşlarında kızların derslere, kampüslere türbanla girmesinin laik devlet düzenini değiştirmeye yönelik bir eylem olduğu sonucuna varıyor ki, esastan ya da başka şeyden incelemesini yapıp iptal ve yürürlüğü durdurma kararı alabiliyor.

Esas sorun, kafa karışıklığı ve bence anlamsızlık da tam burada.

Hizmet alan yurttaş durumunda olan yani bir kamu erki kullanmayan, dış görünüm itibariyle tarafsızlık zorunlululuğu taşımayan bir kız öğrencinin başını şöyle ya da böyle kapatmasını devletin laik düzenine bir tehdit olarak algılama gerçekten tuhaf bir durum.

Türbanın bir şeriat ve suç simgesi olduğu ve bu nedenden yasaklandığı iddiası da pek tutarlı gelmiyor zira o zaman bu suçun sokaklarda, lokantalarda, televizyonlarda nasıl işlenebildiği sorusuna cevap vermek güçleşir.

Devletin bir kesimi üniversiteli kızların türban kullanım özgürlüğünü bir Alamo gibi (ilgilenen bakabilir) gördükleri, bu meseleyi on binlerce genç kızın yükseköğretim hakkı aleyhine bir inatlaşmaya dönüştürdükleri anlaşılmaktadır.

Esas sorun teknik anayasa tartışmalarında değil, hizmet alan bir öğrencinin başını nasıl örttüğünün laik devlet düzenine tehdit olarak algılanmasındadır.

Türban ya da başörtüsü ayırımı yapmak ise hukukçuların değil stilistlerin, modacıların işidir.

Alıntı : Star

İlginç bir tesbit : Kemalist yalnızlık mı ? (Alıntı/Taraf)

Financial Times gazetesi, Türkiye’nin dünyayı şekillendiren fikirlerden çok uzak düştüğünü saptayıp teşhisi koydu: Bu yalnızlıkta demokrasiye kuşkuyla bakan Kemalizm’in rolü büyük. FT’nin Türkiye özel ekine göre, “Kemalist ideoloji yarattığı demokratik kurumları modernleştiremedi, hatta artık onlara kuşkuyla bakıyor.” FT: 1945 sonrası Batı’yı şekillendiren devletin vatandaşın hizmetinde olması, çokkültürlülük gibi fikirler Kemalizm’in sert yüzeyinde iz bırakmadı. 2003-2006 dönemini öven FT, sonra Türkiye’nin tekrar miyoplaştığını yazdı: Kemalizm’in kararlı bakışları aynı 1920’lerdeki gibi ülkenin üzerinde.

Britanya’nın saygın gazetesi Financial Times, hazırladığı bir ekle Türkiye’yi başta siyasi ve ekonomik gelişmeleri olmak üzere çeşitli açılardan değerlendirdi. Türkiye ekinin bir Ayasofya fotoğrafının eşlik ettiği ilk yazısında, Nuri Bilge Ceylan’ın Cannes Film Festivali’nde En İyi Yönetmen ödülünü aldıktan sonra yaptığı konuşmaya atıf yapıldı. Vincent Boland imzalı yazıda Ceylan’ın “Yalnız ve güzel ülkeme armağan ediyorum” sözleri hatırlatılarak, “Türkiye’nin güzel olduğuna hiç kuşku yok ama Ceylan yalnızlıktan kültürel dışlanmışlığı kastediyorsa yanılıyor” dendi.

Yazıda AB üyeliği için hazırlanan Türkiye’nin dünyayı şekillendiren düşünceler ve fikirlerden oldukça uzak olduğunu ve bunun “yalnızlık” sayılabileceği belirtildi: “Bu yalnızlıkta, bizzat kendisi tarafından yaratılan demokratik kurumları modernleştirmeyi başaramayan, hatta onlara kuşkuyla yaklaşmaya başlayan Kemalist ideolojinin önemli bir rolü var. İkinci Dünya Savaşı’ndan beri ABD ve Batı Avrupa’yı şekillendiren bireysel haklar, devletin vatandaşın hizmetinde olması, etnik çeşitlilik, hatta çok kültürlülük gibi entelektüel, siyasi ve toplumsal tartışmalar Kemalizm’in sert yüzeyinde çok bir iz bırakmadı. O, kararlı bakışlarını, hâlâ aynı 1920’lerde ve 1930’lardaki gibi Türkiye’nin üzerinde gezdiriyor. Türkiye’nin dinamikleri ilginç bir tartışma konusu olabilir tabi. Fakat, bunda biraz da tekerleğin yeniden keşfi gibi bir yan da var. İspanya, İrlanda gibi ülkeler yakın geçmişte devletle din arasındaki ilişkileri yeniden tanımladı. Türkiye biraz çevresine baksa, onlardan bazı ipuçları alabilir. Aslında Avrupa, Amerika ve İslam ülkeleri halklarının çoğu Türkiye’nin başarılı olmasını arzuluyor. Türkiye’nin dostu yok değil aslında. Yalnızca Türkler, ne kadar çok dostları olduğunu pek görmüyor gibiler.”

Yazının Tamamı için >>> Taraf : 12.06.2008

Blog Arşivi...

En Çok Okunanlar...

BEĞENDİĞİM VİDEO 'lar... (Bazıları YalamaTube açıkken çalışıyor.)

BELGESEL 'ler...

*** TürkBirDev :




Daha geniş bilgi için : www.turkbirdev.org

********************

*** Steve Jobs Hayat Hikayesi (Macintosh ve Apple MiMARI)



********************

*** Almanya Gerçeği - Banu AVAR



*** Viyana'da Türk korkusu ve Patriğin ödülü. -BANU AVAR



*** İsveç 'in Nobeli (Nobel Ödülleri nedir.Birde bu açıdan bakın.) - BANU AVAR




********************

GARİP Neşet Ertaş Belgeseli -1 (Can Dündar 'ın hazırladığı belgesel sanırım 10 parça olarak YouTube 'da. Ben 1. yi koydum diğerlerini YouTube 'dan izleyebilirsiniz.)


********************

LOOSE CHANGE 11 Eylül Saldırılarına Farklı bir açıdan bakan çok ilginç bir belgesel.


*********************
MEVLANA
Mercan Dede - Ney ve Semazen Gösterisi Unıversiade 2005 - (Muhteşem Bir Gösteri)

***********************
Bir başkadır Türküler... (Görüntülü)

Ali Ekber Çiçek - Ağlama Gözlerin


*************************

Ali Ekber Çiçek - Haydar Haydar


***********************

Diğer Bloglarım...

Mizah: Özenle seçtiğim Fıkra, Karikatür ve komikler.
Karma: Karışık olanlar burada.
Faydalı Bilgiler : Benim faydalandığım her türlü bilgi.
Otomotiv : Otomotiv dünyasından seçtiklerim.
Fotograf : Ustalardan,İnternet 'ten ve Çektiklerimden...
Tarih: Sıkıcı olmayan, İlginç tarihi bilgiler...
YeniAnayasa: Yeni Anayasa tartışmaları burada.
Videolar : Komik , İlginç ve Değişik videolar...

Ziyaretçilerim...

Savaş Daima Acıdır... Ya Açlık...!!!

Savaş Daima Acıdır... Ya Açlık...!!!
Savaş'ın kötülüğünü ve Açlığı İki karede anlatmak...(Üst Foto : Kevin Carter_Sudan Alt Foto : Yıl 2003 Irak)

ads2

İnternet 'ten Siteler...

Bir zamanlar Sokağa Çıkma Yasağıyla Pazar Gününü Eve Hapsolarak öğrendiğimiz Nüfus bilgilerimiz şimdi bir tık ötede... Türkiye 'nin İllerinden Köylerine kadar Nüfusunu ayrıntılarıyla öğrenebileceğimiz bir site...
http://www.tuik.gov.tr/....
********************
KAN İhtiyacları konusunda yardımcı olmak için kurulmuş bir site... (Tabii üye olup yardımcı olursak.)
http://www.acilkanlazim.com/Default.aspx
********************
Pul Kolleksiyonu Meraklılarına.
http://www.turkpullari.com/
********************
Türk El Sanatları ile ilgili bir site.
http://www.turkelsanati.com/
********************
Eşref Armağan : Gözleri göremeyen bir insanın neler çizdiğine bir bakar mısınız.
http://www.armagan.com/
********************
Alternatif Medya 1 : MiniDEV
http://www.minidev.com/
********************
On-Line Dünya Atlası
http://plasma.nationalgeographic.com/....
********************
www.360tr.com (Panoramik Görüntüler)
http://www.360tr.com/
********************
Siyasal Ufuk Hareketi
http://www.suhareketi.org/
********************
Genç Siviller Hareketi
http://www.gencsiviller.net/
********************
YouTube Yasaklı iken girmek için :
http://www.ktunnel.com/
tıklayın ve önünüze gelen (url) boşluğuna
http://www.YouTube.com
yazın
ve begin browsing butonuna basın

Yasaklı Sitelere Girmek İçin

KULLANILABİLECEK BAŞKA BİR ADRES

Yetti.be | Özgür İnternet!

********************

Yaza Antremanlı girin...
http://majman.net/fly_loader.html

********************


Destekliyorum...

Pardus... Özgürlük İçin... Özgürlük için Pardus...

Hakkımda...

ALİ _ ANTALYA, TR
Havasını soluduğum,suyunu içtiğim,ekmeğini yediğim, gezdiğim,güneşinde ısındığım, yağmurunda ıslandığım bu güzel ülkemin insanıyım. Yani İNSAN olarak bu ülkenin diğer bireylerinden ne fazla ne eksik... Fikirlere, fikirlerimi söylemek ve hoşlandıklarımı paylaşmak amacıyla buradayım... (Sürçü Lisan edersem affola.)
Profilimin tamamını görüntüle